Yazar: biryerde

  • Başkasılaşmak

    Fark etmek, gözlemlemek, yapmayı akıl edince herkesin hoşuna gidiyor. Hikayeden çıkmak, dışarıdan bakmak, bir nevi de o an bedenini terk etme hissi, başkalaşmak, ‘başkasılaşmak?’ rahatlatan bir his. Bir anda gerçekliği dışarıdan görmek, gerçekliği yaşamaktan daha kolay sanırım. Ama bana hüzünlü gelen bir tarafı da var. Hatta ironik bir şekilde, ne kadar güzel bir şey gözlemliyorsam, hüzün o kadar ağır basıyor. Belki kendi güzel anlarımı hiç öyle göremeyeceğimin farkındalığından, belki de o an gözlemci olmanın, o gerçeğin dışında bulunmanın bencil kıskançlığındandır. Ama ne kadar olumluysa, o kadar müdahil olmak istemediğim bir yerde duruyorum. Kendimi olabildiğince soyutladığım, sanki gözlemlemenin farkındalığıyla anı kirletmekten çekinircesine, o güzelliğin bana ait olmadığını bilerek kaçtığım bir yerdeyim. Kötü anlar daha çok bana ait gibi müdahale etmemi bekliyor. Bu sefer de ben onlara ait olmak istemediğimden geri duruyorum. Kötüye müdahale etmeyen biri iyiye ait olabilir mi? Belki de kendimi soyutlama arzusundan bir türlü bir şeylere ait olamıyorum, yalnızca bir ziyaretçi, var olmasına müsade edilen bir gözlemci olmaktan öteye gitmiyorum. Benim olan güzellikleri bile benimseyemiyorum. Benim olan üzüntüleri bile benimseyebildiğimden emin değilim; her neşe, her üzüntü, her endişe bir başka özneye ait.

  • Tanımak

    Kendi yazılarımı okumak çok garip. Sanki bir süreliğine başkasının hayatını gözlemliyor, düşüncelerini ziyaret ediyormuşum gibi. Yazdığım her şeyi hissedebilsem de sanki o sözcükler benim ağzımdan (elimden?) dökülmemiş gibi. Kendi cümlelerimi tanıyamazken, bir başkasını nasıl tanıdığımı sanarım? Veyahut bir başkası beni ne ihtimalle gerçekten tanıyabilir? Çok ben-merkezli bir düşünce belki ama birisi yazdıklarımı okuyacak olsa hakkımda düşünceleri nasıl değişir? Yoksa değişmez mi? Kendime bu kadar yabancı olan ya sadece bensem? Kendime bu kadar yabancıysam… Bilmiyorum, insanları tanıdığımı düşünüyorum. Ancak madem iyi tanıyorum, nasıl düşünceleri bana olağan dışında geliyor? Kendilerini tanıdığım yere koyunca anlamlanan şeyler, başta hep anlam veremediğim şeyler oluyor. Her şey değişirken, benlik de, insan herhangi bir şeyi gerçekten tanıyabilir mi? Belki de tanıdığımız şeyler hep farklı versiyonlar, eski, geçmiş durumlardan ibarettir. Birinin anlarını tanıyoruz. Bu anları beceriksizce birleştirdiğimizde de ortaya çıkan şeyi tanıdığımız kişi sanıyoruz. Peki şahit olmadığımız, göremediğimiz milyonlarca küçük an birleştiğinde, gördüğümüz aciz an kırıntılarının hiç mi anlamı kalmaz? Çokluk, netlik getirir mi, yoksa kaosu mu harmanlar? En yakın gözleme bakarsam, kendime, her anıma şahit oluyorum, hatırlamadıklarıma, kendime unutturduklarıma bile. Durum buyken kendi düşüncelerime bile yabancılık çekebiliyorsam, ortaya koyduğum şeye bakarken kendimi farklı görüyorsam, derim ki çokluk kaosu harmanlar.

  • Bilmemek ve Yakınmak

    Ne yapacağımı bilmiyorum. Zaman geçtikçe de eninde sonunda bileceğime olan inancım kayboluyor. İstediğim hayata giden yolu göremiyorum. Emin olduğum şeyler ise benim kontrolüm dışında. ‘Evet, hayatımda bu olmalı, bundan eminim.’ dedikçe kayıp gidiyor, tutamıyorum. Elimden gelen şeyler ise istemediklerimden ibaret. Gerçi istemememe sebep olan şeyler de kontrolüm dışında. Herhangi bir şey sanki benim irademde değil gibi görünüyor ama bu düşünce de koca bir bahane gibi. İstediklerimden fedakârlık etmeden istediğim hayata yaklaşamamayacağım ironisi içinde boğuluyorum. Boğulmak da değil gerçi bu. Yaşıyorum, devam ediyorum… ancak neye devam ediyorum? Ben devam ediyorum derken ya ben hariç her şey devam ediyorsa? Ya devam ettiğimi sandığım bunca zaman yerimde saydıysam? Ancak bu da gerçeğe yakın bir düşünce değil. Çünkü çabaladım, çabalıyorum. Bir şekilde ya somut bir sonuca ulaştığımı göremediğimden, ya da canımın çıktığı kadar çalışmadığım, belki de kendime dillendirmediğimden, çabalamıyorum gibi geliyor. Yapmadıklarım kadar yaptıklarımı görsem keşke. Elle tutabilsem bazı şeyleri, bu kadar sürüklenmiş, savrulmuş hissetmem belki.

  • Kavramsı

    Yolculuk yapmak çok tuhaf bir kavram. Bir şehirden bir şehre neredeyse bir saatte seyahat edebilmek, aradaki onca boşluğu hiçmişçesine geçip gitmek… İnsanlar bu kavramı, ya da bunun gibi kavramları yeterince düşünmüyor. Çoğu şey günlük akışta öyle normalleşti ki sanki şaşkınlıkla bakmamız gereken her şey birden mucizesini kaybetti. Merak ediyorum: bu nasıl zamana yayıldı, yoksa herkes bir gün bu mucizeleri birden terk mi etti. Kavramlar hakkında hiç düşünmüyoruz; özellikle zaman ve mesafe. Çoğu kavramı öyle yüzeysel ‘kavrıyoruz’ ki kelimenin anlamı dahi kaybolmuş sanki.
    Bu sıralar çok karşılaştım bu ikisiyle: zaman ve mesafe. Bir şeyler arasında ne kadar zaman geçmiş, aralarındaki zamansal ve mekansal mesafeyi hiç anlamıyoruz. İçinde yaşadığımız, bu kavramlar tarafından etrafımız sarılı olduğu halde en ufak bir fikrimiz yok.
    Bugün seyahat ediyorum. Benim için çok küçük ve önemsiz bir eylem olduğunu düşündüm gara yürürken. Eforsuz, basit bir eylem. Hatta bana düşen kısmı da minimum. Onca mesafeyi tek başıma kat etmem gerekse ne kadar önemli gelirdi. Çok da uzak olmayan geçmiştekiler için ne kadar önemliydi. Aynı mesafeyi bu kadar kısa zamanda nasıl bambaşka şekillerde algıladık. Her şey ne çabuk uçup gidiyor, çabuk diyorum çünkü zaman hakkında da bir fikrimizin olmadığını düşünüyorum. Ne kadar uğraşsam da bir şeyler arasında asla ne kadar zaman geçmiş algılayamıyorum. Bizzat yaşadığım bir zaman dilimi de olsa, henüz var olmadığım geçmiş de olsa bir türlü tam olarak kavrayamıyorum. Geçenlerde bir akrabamı görünce belirdi bu düşünce. Var olduğum, şahit olduğum bir zamanı dahi kavrayamadığım düşüncesi. Kendimi bulduğum duruma şaşırdım fakat bu farkındalık ve şaşkınlık bir anlığına sürmenin ötesine gitmedi. Yaşamının ilk günlerine şahit olduğum koca bir insan karşımda. Zaman, onu da beni de öylesine değiştirdi ki neredeyse onunla olan ilk anılarım bir başkasına ait gibi. Aradan çok kısa bir zaman geçmiş ama sanki bütün bunlar başka bir dünyaya ait.
    İnsan kendi geçmişini dahi algılayamazken, tarihi nasıl algılar? Kaçımız gerçekten algılıyoruz, kaçımız gerçeğin bir kırıntısıyla yetiniyoruz? Belki mucizesini kaybetmiş her kavram yetinmekle kalmasak, kendimizi bu kadar önemsemeyi sonunda bırakırdık.

  • Yazmalar

    Bu yazılar düzgün veya somut oldukları için değil, bir an var oldukları için değerliler.

    Bir ara okuduğum bir kitapta böyle minik bir an vardı. Adamın dostlarından, ya da daha çok yalnızlığını paylaştığı kişilerden biri, üç sandık dolusu yazılarından bir tomarını kaybediyordu. Kızmasını, sinirlenmesini bekliyorlardı ancak sadece gülüp “Edebiyatın nihai kaderi…” gibisinden bir söz ediyordu. Aynı adam, sandıklarını trende yanına değil de yük vagonuna koyacaklar diye yaygara çıkarıyordu bir bölümde. Bir yandan yazılarımı temize çekip düzenli tutma isteğime karşın asıl amacının bu yazıların yaratılış anı olmasının zıtlığı bana bu adamı hatırlattı.

    Gerçi bu da oldukça makul bir arzu. Varoluş anlarında ortaya çıkardığı hisleri, bazen bambaşka hisler ortaya çıkararak, bazen de hiçbir şey hissettirmeden, sanki hiç ağırlığı olmamışçasına uçuşarak okurken başka başka yerlere çekebiliyor kelimeler.