Herkesleşmek, kimseleşmek; sanki bir kutupta bulunmak zorundayız. Birinden birine uymalıyız ve iki kutbu da hakaret saymalıyız. En yaygın hakaret kabul edilen kutup herkesleşmek sanırım. “Sen de herkes gibisin.” Bu sözü negatif tınısından arındırmalı bence. Herkesin sevdiği şeyleri sevmemeye çalışıyoruz, zevk sahibi olmak adına üstelik. Kimsenin dinlemediği bir müziği dinlersen zevklisin mesela. Eğer sen bir şekilde kimseleşmişsen, seni zevkli olarak adlandıran herkes kim? Herkesin bir şeyi sevmesi o şeyi nasıl kötü yapar? Büyük tezatlık bu. Kimse sevmiyorsa özel, herkes seviyorsa banal. Herkes olmaktan kaçmanın sebebi kimseleşme arzusu olamaz. İnsan herkesleşmemeye çalıştıkça o herkesten onay arar. Çünkü kimse gerçekten kimseleşemez. Bir herkesten kaçarken diğer herkese yakalanırsın. Aslında iki kutupta da tam olarak bulunamazsın. Yalnızca herkesin değişir. Herkesin sevdiği bir filmden haz etmemeye çalışırken ancak kendi herkesinin sevdiği filmi bulursun. Zevklerde ayrılsan da senin dilini konuşan, davranışlarını okuyan kendi herkesinle olursun. Öyleyse bu bağlamda herkesleşmek ne kötüdür ne de bir kutup. Herkes herkesleşir.
Yazar: biryerde
-
Not
Etraftaki güzellikleri fark etmeyerek yazık ediyoruz. Sonuca ulaşmak adına süreci kaybediyoruz. Varacağı yeri düşünürken yürüdüğümüz yolu görmüyoruz. Ve bunu mecazi bir yerden de söylemiyorum. İçimize öyle işlemiş ki bu durum, geçtiğim yerleri fark etmek şaşırtıcı olan haline gelmiş. Ufacık bir güzelliğe şahit olmak bile heyecanlandırırken, bu şahitliği korumak bazen zor. Her ne kadar tamamen kaybettiğimiz bir yeti olmasa da bu, insan çok kolay sonuçlarda kaybolabiliyor. Kendime bunun üzerine düşünebileceğim ve belki de kaybolmamı engelleyecek bir hatırlatma niyetine yazıyorum bu yazıyı. Attığım adımı göreyim, geçtiğim yerlerin yalnızca ben geçerken değil, ben geçtikten sonra da nasıl göründüğüne dönüp bir bakayım diye. Gördüğüm bir gökkuşağına tadını çıkararak bakayım, kaçamak bakışlarla yetinip gizli saklı güzellikleri kaçırmayayım diye. Çünkü gökkuşakları yalnız gökte olmaz. Zaman ayırmayı öğrenebilirsek eğer, bir dalganın üstünden de göz kırpabilirler bize.
-
Toz
Balkona çıktı. Doğrusu çıktı denemez, kendini balkona attı. Ilık havayı ciğerlerine doldurup paslı demirlere yaslandı. Bir şey düşünmüyordu ve kafasının bu boşluğundan çok rahatsızdı. Gerçi bu rahatsızlığını düşünür sayılırdı. Bu da bir düşünceydi elbet. Ardından çocuk çıktı balkona. Uzunlamasına dar bir alandı. Kadının hemen arkasında, kapıyla arasında durdu. Huzursuz görünüyordu. Her an ayaklarıyla yeri tepecek gibi, kaşlarını çatmış duruyordu. Kıpırtılı bir durmak, sanki sinirden titreşimlerini görebilirmişsiniz gibi. Kadın bir saniyeliğine dönüp baktı çocuğa ve çocuk hemen içeri kaçtı. Bu bir saniye kafasının tekrar bulutlarla kaplanmasına yetti. Sanki bedeni de uyuşmuştu. Çocuk hakkında hiçbir şey düşünmedi, zaten hep oradaydı. Ardından adam çıktı balkona. Çelimsiz, gölge gibi bir adam. Yazman lazım, dedi. Kadın uğraşıyordu, yazması gereken bir roman vardı ancak ona ait değildi. Adam için yazıyordu bunu: bir sipariş. Biliyorum, dedi. Dışarıyı içeri taşımak ister gibi son bir nefes doldurdu içine. Masanın başına geçti, yazmaya başladı. Yazdıkları içinden gelmiyor, adeta her kelime ondan bir şey söküp götürüyor gibiydi. Harflere bastıkça tuşlar da parmakları da ağırlaşıyordu. Kapıdan geçti çocuk, öksürdü. Kadın bu sesle sanki toz koklamış gibi hissetti. Yine de duraksamadı, ağır ağır da olsa yazmaya devam etti. Omuzları çöktü, oda karardı ve adam geldi. Yazıyorsun ya, dedi. Kadın başını kaldırdı, adamın yüzüne baktı. Saçları onunkine ne de benziyordu. Sahi daha önce de öyle miydi yoksa yeni mi fark etmişti? “Yazıyorum.” Çocuk kapıya bir tekme savurdu. Aynı hızla gözden kayboldu. Bir an göz ucuyla baktı kadın sadece, yüzü hâlâ adama dönüktü. “Daha çok yazman lazım.” Cevap vermedi. Gözlerinin donukluğunda zaten bir kabul okunuyordu. Adam odanın bir köşesinde öylece ayakta duruyor, oda da git gide kararıyordu. Yazmaya devam etti. Artık neredeyse bitecekti ama yazdıkça asla bitmeyecek gibi hissettiriyordu. Hatta biten daha çok kendisiydi sanki. Masa tozlanmaya başlıyor, bir yerde çocuk öksürüyor, yalnızca bunu duyuyordu. Yazdıkça harfler parmaklarına kazınıyor gibi var olmayan bir acı duymaya başladı. Kafası öncekinden de bulutluydu ve bulutlar arasında nasıl hâlâ yazabildiğine hayret ediyordu. Bunları düşünmeye gerek yoktu, sonuçta yapması gerekeni yapıyordu. Saatler geçti, hiç kıpırdamamış adama döndü. Karanlıkta zor seçiyordu ama sanki kıyafetleri değişmişti. Nasıl olurdu ki? Bir an bile oradan ayrılmamıştı. Ayağa kalkıp yakınlaştı. Eliyle gömleğin yakasına usulca dokundu. Bunlar adamı hiç etkilemiyor gibiydi. Parmak uçlarında hissettiği kumaşı daha iyi gördü. Kendi kıyafetine ne denli benziyordu! Bu karanlıkta onlara az bir mesafeden bakacak biri aynı kişi bile sanabilirdi. “Ayakta öylece durmak için burada değilsin, yaz şunu artık.” Biliyordu, o da bitirmek istiyordu bir an önce. Ancak huzursuz eden bir şeyler vardı onu. Onun için yazmaya başladığından beri her şey grileşiyor, ilerledikçe geriliyor gibi hissediyordu. “Neredeyse bitti.” Patırtılı küçük ayak sesleri takip etti cümlesini. Çocuk balkona koştu. Aynı kızgın ifadesi ve sanki kat kat daha hızlı titreşiyordu. Paslı demirlere yaklaşırken yavaşlamalıydı ama yapamadı. Kadın sanki tek adımda yanında bitti çocuğun. Adam, balkonun diğer ucunda başından beri oradaymış gibi belirdi. Eliyle çocuğun kolunu sıktığını fark etti. Sıktıkça tozlaşıyor gibi bir kol ve ona dikilmiş öfkeli bir çift göz vardı önünde. Bir anlığına dona kaldı. Masaya dönmekten kaçarcasına sıkıyordu parmakları çocuğu. Toz kokusu doldurdu burnunu. Sanki dışarıda değillerdi. Derken gölge köşesinden adamın eli uzandı kendininkine. Sokak lambalarının loş ışığından zar zor seçse de tanıdı bu eli. Nasıl tanımazdı ki? Her gün gözlerinin önünde inip kalkan, onun için yazmasına yarayan parmaklardı bunlar. Ne zamandır bu haldeydi? Ne zamandır onun için yazıyordu? Karşısındaki figüre ne zamandır benliğini satıyordu? Parmaklarından dökülen herhangi bir şey artık ona ait olabilir miydi ki? Parmakları hâlâ onun muydu? Elinin artık boşluğu sıktığını fark etti. Kolun yerinde hiçbir şey yoktu. Yalnız parmak uçlarında biriken tozun hafifliğini duyuyordu. Bitirmen gerek, işitti kendini.
-
Boş Sofra
Bazen yalnızca biriyle konuşma ihtiyacı beni aç hissettiriyor. Herhangi biriyle değil de, aynı hızda, aynı coşkuyla, dolu dolu cümleler kuracak biriyle. Böyle biriyle herhangi bir konuda konuşmaya aç hissediyorum. Seçtiği kelimelerle, bu kelimeleri tonlayışıyla, orada yalnız ikimiz kalana kadar konuşmak. Hayır, uzun bir sohbetten bahsetmiyorum; etraftaki diğer herkes ve her şeyi yok edecek bir sohbet arzusu bu. Böylesi bir şeyin uzun veya kısa süreli olması fark etmez. Böyle bir konuşmada dans edersiniz. Dansınızı ederken diğer her şey flulaşır. Bedeninizin tüm varoluşu o ana dönüşür. Sarf ettiğiniz nefesin, damarlarınızda gezen kanın, büyüyen gözbebeklerinizin tek bir gayesi vardır: o uyumu korumak. Her zerrem öyle aç ki buna… Açlığımı gidermek için tükettiğim tüm güzellikler iştahımı yalnız daha da kabartıyor. Doyma ihtimali bile beni heyecanlandırıyor. Bu olası dansta adımlarımı bilmediğimi düşünsem bile akıntıya kapılacağıma güveniyorum.
-
Buradaydık
Belki de aynı hataları yapmaya mahkumuzdur, kendimizle değil de bizden önce gelenlerle. Bir karar alırken istediğin şeyi seçmeye çalışırkenki “acaba salaklık mı ediyorum?” dedirten o geçmiş tavsiyeler hepimizin kafasında hazır bekliyordur diye düşünüyorum. Tam da istediğini değil diğer yolu seçmen gerektiğine yönelik tavsiyelerden bahsediyorum. Yalnız ilginç olan, bunlar çok önceden duyduğun, duyduğunda hak verdiğin ve hatta karşındaki o hatayla yaşadığı için belki de ona üzüldüğün türden nasihatlar. Sıra sana gelene kadar zaten başka yolu olmayacağını düşündüğün, bir seçimle burun buruna geldiğinde uyamayacağını, aksine senden öncekileri anlamaya başlayacağın türden. Nesillerin gözleri önünde tekrarlanan hatalar ve nasihatlar, süregelen bu döngü barizse neden kırılmaz? Belki de ortada ne hata vardır ne de nasihat. Belki sadece yalnız olmadığımızı ve olmayacağımızı görmek için, birbirimizi nesillerce anlayabileceğimizi göstermek için fark etmeden yaptığımız bir paylaşım bu. Belki “yapma” demek için değil de, “ben de yaptım” demek için tüm bu alışveriş. Bir öncekinin bir sonrakine “Beni gör çünkü ben sende kendimi görüyorum.” deme biçimi sadece.