Ağaçları düşünüyorum. Bu kadar sabit bir şey nasıl bu kadar canlı hissettirebilir diye beni her seferinde büyülüyorlar. Bir ağacı diğerinden ayrı düşünemiyorum. Hem birbirlerine uyum sağlayıp bir diğerine alan tanırken, hem büyüyüp uzanabildikleri kadar uzağa uzanıyorlar. Belirledikleri çizgiler, sınırları kalın değil ama keskin. Göğe bakarken nefes aldığımı hissettiriyorlar. Göğü görmeme engel değil, göğü süsleyen çerçeveler. Bir de her an dokunuyormuşum gibi ağaçlara. Ayaklarımın altından beni tutuyorlar. Ve sürekli el ele gibi geliyorlar bana. Toprağın üstünden taşan kökleri de ‘ben buradayım’ der gibi. ‘Sandığından güçlüyüm ve sana sandığından daha çok dokunuyorum.’ O kökleri görünce hissederim mesela bunları. Varlıklarını ortaya koyuşlarını, var olma iddialarının sağlamlığını. Ağaçlar o kadar güçlü hayattadır ki ses çıkarmadan sesleri, hareket etmeden kımıldamaları, dokunmadan hisleri vardır. Kimse bundan şüphe etmez.
Yazar: biryerde
-
Dar Bir Yer
Bunalınca, içim sıkışınca buraya kaçıyorum. Kendi kendime düşünürken kendimi yiyorum. Belli bir şey düşünmeden öfkelenip üzülünce insan ne yapacağını bilemiyor. Düşünceye dayanmayan duyguları hissetmekten başka çaremiz var mı? Yüzleşebileceğin bir şey yoksa nasıl duygularınla yüzleşirsin ki? İçin bir şeyler yanlış derken, ne olduğunu bilmeden yalnızca o hislerle başa çıkmak zorunda kalmak çok çaresiz hissettiriyor. Hatta bu da bu hisleri körükleyen bir etken oluyor. Paradoks bu. Duyguları yönetebilmek için düşünceleri yönetmek gerekir. Ortada düşünce yoksa neyi yönetebilirsin ki? İnsanın kendini köşeye sıkıştırması, tek çözüm yolu olarak da sıkıştığı köşede kendine kaçtığı, kendine sıkıştığı bir hapishane. Kendi inşa ettiği hapishaneden nasıl çıkar insan? Kapı da senin, kilit de, oda da, ama kapıyı kilitli yaratıp anahtar yapmayı becerememişsin. Kilidi yapmadan anahtar yapmayı öğrenmesi gerekmez mi?
-
Düzlük
İnsan ne zaman tükenir? Hayat yaşarken bitiyor bazıları için. Sadece nihai sonu bekliyorlar gibi. Fakat bu ‘bitti’ dediğim hayat tam olarak ne? Benim için yaşam ifade eden şeyler bir başkası için aynı anlamı taşımıyor diye, hayatlarını bitmiş sayamam. Birbiri ardına aynı geçen günler, ve bundan keyif alınıp alınmaması kestirilebilir değil, birinin hayatını bitmiş yapar mı? Ve biz hayatı ‘devam edenler’ de böyle yaşıyoruz. Hatta en ufak farklılıkları da çoğu zaman yaşadığımızı hissetmek için yapıyoruz. Sanki ‘daha az yaşamak’ diye bir şey varmış gibi. İnsan bu ufak farklılıkları yapmayınca, yapamayınca, veya bunlardan vazgeçince de yaşamının nihaiye ulaştığı yargısına varıyoruz. Düzlükler hayattan sayılmıyor. Peki yaşadığımızın bir hayat olup olmadığına kim karar veriyor? Kaçımız gerçekten kendi görüşlerimizle yaşadığımızı hissediyoruz ve kaçımız yaşamanın iniş-çıkış olduğu illüzyonunu kabullenip yaşadığımızı değerlendiriyoruz?
-
Birbirini iten atomlar
Bazen sadece kalem tutmak zevk veriyor. Bir şeylere dokunabilmek, sadece o şeye has olanı hissedebilmek çok keyifli.
Bazı şeyleri yapmayı değil de sırf dokunmanın getirdiği haz için istiyoruz belki de. Yazmak isteyerek başlamadım bu sefer, mesela. Yazacak bir şeyim de yoktu ancak canım kalem tutmak istedi. Kalemi tutma hissini başka bir şeyde bulamadım. Dokunmak hayatımızın çok büyük bir kısmını kaplıyor. Kim bilir kaç kararımızı etkiliyor. Bir şeye sırf dokunmak için kaç karar aldım, kaç kez sırf bunun için durduk yere bir şey yaptım, tahmin bile edemem sanırım. Bu her şey için geçerli olamaz mı? Sırf dokusu güzel diye satın aldığımız kıyafetler, yapısı haz verici diye yediğimiz yiyecekler, aslında istediğimiz o olmasa da sırf dokunmanın tatminini yaşamak için dokunduğumuz insanlar… Rastgele yanından geçtiğim için kaç duvara dokundum? Temas edilen şey bizi çeken değil de, çekici olan eylemin kendisi gibi. Diğer uçta olandan ziyade, kendini hissedebilmek arzusu belki. Sanki dokunmak, neye olursa olsun, hep işteş bir eylem gibi. Tek taraflı yapılamaz.
-
Aidiyet
Bir yerin aynı hissettirmemesi çok yalnız bir his. Hayatımın dönemlerini yerlerle çok ilişkilendiriyorum. Zamanı ve mekanı birbirinden bağımsız algılayamıyorum da denilebilir herhalde. ‘Benim’ olarak bahsettiğim bir yere karşı, o yerle alakalı hiçbir şey yaşanmamasına rağmen, çok uzak hissediyorum. Bu yeni bir his mi, yoksa yeni kabullendiğim bir his mi bilemiyorum. Sanırım son zamanlar farkındaydım. Bir yere veya hisse değil de aidiyete veda etmeyi kabullenmem zor oldu. Hala kabullenmiş sayılmam. Hala erişebildiğim, uzandığımda ulaşabileceğim bir şeye karşı ‘veda’ hissetmem çok manasız geliyor. Ama sanırım zaten vedalar her zaman fiziksel olmuyor.
Bir de bu vedaya sebebiyet veren değişim kimin tarafından? Ben mi değiştim, yer mi, yoksa sadece hayatımın bir dönemi mi bilmiyorum. Tek taraflı bir değişim vedaya yeterli midir? Sebebini bilsem de bilmesem de pek bir önemi yok. Çünkü vedalar sanırım her zaman nedensel de olmuyor.