Ölüm bile kalıcı değil; bir başkasını rahatsız ettiği sürece gerçek. Yol ortasında ölmüş, donup kalmış bir farenin kaderine çok da yabancı değiliz. Bakamayacak kadar nahoş bir son, ancak bir sonraki geçişte orada bile değil. Hiç olmamış gibi. Her şey de böyle. Rahatsız edici olsun olmasın, her şey tek bir geçişlik kadar sürüyor. Bir dahaki geçişte hiç olmamış gibi ortadan kalkacak anlardan oluşuyor. Birilerini rahatsız ettiğin kadar ölüsün. İstenmeyen hale geldiğimiz gibi kalanlar da bizi yol ortasında ölmüş bir fare gibi önünden kaldıracak. Ve doğru olan da bu, hepimizin gözünde, sıramız gelene kadar.
Yazar: biryerde
-
Müze
Tanrı bir müzeye gitmiş. Kendini görmüş her yerde. Derken bir köşede uçuşan ateşi görmüş. Hoşuna gitmiş, kendine en çok onu benzetmiş. Ateşin içine atmış kendini, onunla birlikte uçuşmaya başlamış. Sıcaklığını hissetmiş ateşin. Kendi yaratmış oysa ateşi fakat daha önce hiç dokunmamış ona. Yarattığı çoğu şeyde bu böyleymiş. Öyle sevmiş ki ateşin sıcaklığını, yarattıkları da bunu tatsın istemiş. Yalnız bu öylesine tadılacak bir zevk değilmiş, nihai bir ödül olmalı gelmiş. Her şey ateşi bilip, kullanacak, ondan yararlanacak ancak en sonunda tam anlamıyla tadacak. Böylece başlangıca koymuş ateşi, insanlar onunla yemek yapmış, ısınmış, yaşam yapmışlar ondan. Kimi zaman bu ateş korumuş onları. Bazen kontrol edemezlermiş onu; ormanları hatta varlarını yoklarını yakıp yıkarmış. Büyülenir gibi izlermiş, yine de dost bilmeye devam ederek hayran olurlarmış ona.
Bununla kalmamış, gelişmişler ateşle, zamanla makineler icat edip dünyayı kendilerinin yapmaya yardım etmiş ateş. Bu uğurda birbirlerini öldürmek için bile kullanmışlar onu. Yüzyıllar geçmiş, ateşle öyle gelişmişler ki artık ateşi keyfi olmak dışında göremez olmuşlar. Yine de ondan vazgeçmeyip, bahanelerle evlerine sokmuşlar. Başında sohbetler edip dinlenirlermiş. Amacı ve şekli değişse de bir şekilde çekilirlermiş ona.
Tanrı bundan memnun izlemiş hep. İnsanlar ateşi bir müzeye koymuş. Tanrı kendini görmüş. Nihai planını hatırlamış. Zaman geldi diye düşünmüş. O çok sevdiği sıcaklığa kulları da erişsinmiş artık. İlk hissettiği ateşi gidip almış, bununla dünyayı kavurmuş. Tüm kulları cayır cayır yanarken sevinç çığlıklarını dinlemiş. Onları ödüllendirmekten gurur duymuş. Bir tanrının sevebileceği gibi sevmiş onları, zevkine ortak etmiş.
-
Havuç
Kendi halinde aylak aylak dolaşırken bir tavşan çıktı önüne, yanında çuvalla havuç, birini arar gibi duruyordu kenarda. “Bu kadar havuçla ne yapılır?” diye düşündü ve bu düşünceyi aynı hızda zihninden söküp attı. Havuçlar onun olmadığı gibi, bu düşünce de ona ait olmamalıydı. Onu ilgilendirmezdi sonuçta. Hemen kendine döndü ve hiçbir şey görmemişçesine adımlamasına devam etti. Fakat tavşan seslendi, seslenmese hiç durmazdı çünkü onu hiç ama hiç alakadar etmiyordu, ne tavşan ne de havuçları. “Eşek, dur biraz. Yapılacak işlerim var ve güçlü, dirençli biri olmadan yapamam. Bunca havucum var, işlerime yardım edersen sana da veririm. İkimiz de memnun oluruz.”. Eşeğe çok makul geldi bu teklif, “Bu kadar havucu ne yapacak ki zaten?” diye düşünürken buldu kendini. Vakit kaybetmeden kabul etti bu teklifi, yalnız tavşanın bir şartı vardı; tek seferde veremezdi hepsini, eşek önce hak etmeli, hak edince de almalıydı. Eşek bunu da makul buldu, o kadar havuç öylece verilmezdi ya!
Tavşan önce eşekten çuvalı taşımasını istedi. Eşek götürülecek yere kadar özenle ve yorulmadan taşıdı çuvalı. İşin sonunda tavşan eşeğe çuvaldan bir havuç çıkarıp verdi. “Bana böyle yardıma devam edersen sana böyle havuç vermeye devam ederim.”. Eşek bunu adil buldu ve bir sonraki isteğiyle bu sefer tavşanı gideceği yere kadar taşıdı, aldı ikinci havucunu. Önce iki havuçla ne yapacağını bilemedi. Birini saklamaya karar verdi, çünkü kimin iki havucu birden yemeye ihtiyacı olur ki?
Ertesi gün tavşan başka bir istekle geldi, eşek kabul etti, işi yaptı ve havucunu aldı. Günün sonunda yine iki havuçla ne yapacağını düşünürken buldu kendini, en iyisi yine aynısını yapıp saklamaya karar verdi.
Üçüncü gün tavşan yine geldi, bu sefer biraz daha yorucu bir şey istedi ancak eşek böyle giderse hep bir yemeye, bir de saklamaya havucu olup hiç dertlenmeyeceğini düşündüğü için kabul etti. Tavşan her gün bir işle geliyor, eşek de ayırt etmeksizin kabul ediyordu. Böylelikle tavşan eşeğe, eşek de tavşana alıştı. İkisi de bu alışverişten pek memnun sürdü gitti. Eşek bir dostluk bile hissetti aralarında. Tavşan bazen çok ağır iş veriyordu, ama adil geliyordu eşeğe, havucunu alıyordu.
Epey zaman böyle geçti. Eşek artık aylaklık etmiyor, her gün tavşanı bekliyor, ne iş verirse hiç sorgulamadan yapıyordu. Hatta tavşanın ona iş vermesine öyle alıştı ki ne için böyle işler yaptığını bile unuttu.
Bir günün sonunda tavşan “Artık sana havuç veremeyeceğim, yalnız elma olacak.” dedi. Eşek durdu, düşündü. Elma da yeterdi ona, ne de olsa çalışmaya alışmıştı. Hiç yoktan iyidir, dedi ve hiç sesini çıkarmadı. Bazen tavşan onunla gelir, diğer eşeklerin durumunu anlatırdı. Kimi hiç havuç yememiş, kimi de bizim eşekten çok daha ağır işler yapıp ancak bir elma alırmış. Bizim eşek hariç diğerlerinin durumu hep buymuş. Tavşan anlattıkça “ne şanslıyım” diye düşünürdü eşek. Üzülürdü diğerlerine. Tavşan hep birlikte çalışmayı nasihat ederdi eşeğe bu sohbetlerin sonunda, ne de olsa artık dostlardı.
Bir süre de böyle geçti derken tavşan bir gün elmasız geldi. “Bugün elma yok, ancak yarın verebilirim. Hem bak herkesin hali ortada, görüyorsun diğer eşekleri.” kabullendi eşek, hem sakladığı için bu artık ona günde bir elma ederdi. Neyine yetmiyordu? Oysa diğer eşekler onu bile bulamıyordu. Şanslıydı bizim eşek.
Böyle gidip dururken durum, biraz yoruldu eşek. Ama artık hep tavşanın ona iş vermesini bekler olmuştu. Her günkü gibi o gün de geldi tavşan. Fakat bu sefer “Artık sana bir şey veremeyeceğim, bende de kalmadı. Yalnız işlerim de bitmiyor. Hem baksana herkesin haline, elma yok diye aylak aylak gezer oldu seninkiler!” dedi. Eşek öyle alıştı ki iş görmeye haklı buldu tavşanı. Hem elma olmasa da çalışmayıp da ne yapacaktı? Aylaklık ettiği günleri bile hatırlayamaz olmuştu. “En azından diğerleri gibi aylak aylak gezmem.” dedi, şanslı hissetti kendini yine. Onun hiç yoksa bir gayesi vardı hayatta. Oysa işin aslı artık o kadar uzun zaman geçmişti ki, tavşanın işlerini yapmasa kendiyle ne yapacağını bilmiyordu. Ona ne yapması gerektiği söylendikçe halinden memnundu.
Bu duruma kendini kaptırdıkça diğer aylak eşekleri kendinden aşağı gören biri oldu çıktı. Çalışmayı kendine erdem edinmişti. Sonrasında bir gün bile kendi düşünmek zorunda kalmadan yaşayıp gitti. Ömrünün kalanı boyunca hep çalıştı.
-
Üzüntüde Seçicilik
Üzüntüde seçicilik yapan insanlara dönüştük ya da hep böyleydik. Kimsenin, kendimin bile, artık neye üzülüp üzülmeyeceğini kestiremiyorum. Üzülme kapasiteme göre, veya üzülmeye halim varsa ancak o zaman üzülebiliyorum. Bir sürü kötü haber arasından artık hangisi beni doğru anımda yakaladıysa ona üzülüyorum. Diğer zamanlar sanki o haberi hiç almamışım, o haberi alan ben değilmişim de, havaya bırakılan bir mesaj gibi hissediyorum. Herkes kendi fırtınasında öyle sürüklenir durumda ki, yalnız anlık durumlarda bir şeyler hissetmeye müsaitlik bulabiliyorlar. Durumun trajikliğine göre değil, hissedebilecek boşluk bulduğumuzda denk gelen haberlere üzülebiliyoruz. En basit acıyı bile hissetmeye müsait olmamız gerekirken, durmaksızın üzerimize yağan trajedilere karşı hissiz kalmak belki de asıl trajedi. Bu trajedileri tekdüze bir aktarıma sıkıştıran elçiler de öyle.
-
Neredeyse
Hep bir potansiyel ama asla tam sonuç değil. Her şeyi yapacak potansiyele sahip ancak hiçbir şeyi tamamlamayan biri olmak, potansiyelin varlığıyla yetinmek, ve hatta bazen bunun altında ezilmek bir lanet mi lütuf mu bilmiyorum. Bir potansiyel etrafında bir hayat inşa etmek zor. Yıkılmaya, sarsılmaya hazır, tümüyle kırılgan bir hayat oluyor. Sırtını bu potansiyele yaslamak neredeyse her zaman hayal kırıklığı getiriyor, dahası öfke. Erişebileceğini bildiğin fakat sürekli kendini yarı yolda bıraktığın hedefleri kovalıyorsun. Çünkü bir şeyde tam olmanın aksine potansiyelle yaşamak sürekli insana hedef şaşırtıp bütünleşmesini imkansız hale getiriyor. Bütünleşemedikçe insan kendini her seferinde daha eksik hissederken, “potansiyel” sahibi olmanın o rahatsız edici sivri uçları varlığının her noktasına saplanıyor, ulaşabileceklerini hatırlatıp o eksiklik hissine tezat bir hırs ve öfke döngüsüne mecbur bırakıyor. Yapabileceklerin, yaptıkların ve yapmadıkların arasında sürüklenip gidiyor.