İhtiyaçlarımı nedenselleştirmekle öyle meşgulüm ki, neye ihtiyaç duyduğumu belirlemekten aciz kalıyorum. Böylelikle benim rasyonelize etmeye uğraştığım dünyamda saçma sapan, rastgele patlaklar veriyor. Her şeyi bir mantığa oturtamazsın, hayır; bazı şeyler sadece gereklidir. Görmezden gelmeyi bırakıp nasıl kabulleneceğimi, nasıl düzgün bir şekilde bunu yaşayacağımı bilmiyorum. Kırılmamak için kırılgan olmam gerekiyor. Kırılabileceğimi kabul etmezsem bana zarar verecek şeyleri durduramıyorum. Hasarı önlemek için hasar alabileceğini kabullenmek gerekir. Nerelerin en hassas olduğunu bilirsen oralara daha iyi bakabilirsin. Tıpkı bir koruyucu kılıf gibi, kontrol edilemeyen etkenler özüne zarar vermez; ancak bu öze güvenmediğin için de takılmaz, yalnızca kırılgan olduğunu bilmektendir. Bu nasıl onu daha az yapmıyorsa, benim de bir şeylere ihtiyacım olduğunu kabullenmek beni daha az yapmamalı. Peki, neden öyle hissettiriyor? Neden bunu kabullenip kendime müsaade etmek bu kadar zor? Neden ihtiyacın zıttına koşar insan ısrarla?
Yazar: biryerde
-
Çürük Neden
Yanlış zamanda yanlış kişilere sınırlarda esneklik sağlıyorum. Her seferinde pişman olduğum bir şey bu. Bir şeyden ders çıkarmak için kaç kez tekrar etmek gerekir ki? Sınır çekmek, sağlam olduğunu düşünmekten beni vazgeçiren, buna esnetmeye müsaade eden ihtiyacım artık her neyse her seferinde beni yakalıyor. İçimde bilmediğim bir ihtiyacım var ve bunun ortaya çıktığı anlar, sebep olduğu şeyler öyle istenmedik ki. O an, durumu geçtim, kendimi bile tanıyamıyorum. En kafa karıştırıcı yanı da bu zaten, istenmedik oluşu. İstemediğim bir şeyi yapmaya nasıl bir ihtiyaç sebep olabilir? Yoğun bir ihtiyaç. Peki bu kadar yoğunsa nasıl olur da ne olduğunu bulamam ya da onu tanıyamam? Belki de ne olduğunu tam olarak biliyorumdur ama kendimi kandırmak, bilmiyormuş gibi, arıyor gibi yapmak daha az kırıcı, daha kaçamak bir seçenektir. Sonuçta, “Benim sorunum ne?” diye sormak, “Benim sorunum bu.” demekten daha kolaydır. Bir sorun olduğunu kabul ederken, sorunu bilip çözmenin sorumluluğundan kurtarır. Ve hatta bunu genele de vurabiliriz. Dünyada olup biten her şeyin sebebini az çok hepimiz bilirken, en çok bilmiyor gibi “neden” sorusunu sorarız. Neden hep ortadadır, ancak sormaktan öteye gitmeyip yeni sorular bulup o nedeni de bulandırırız. Bir savaş çıktığında medyada kimse çözüm konuşmaz, nedenlerle oyalanılır. Çünkü cevaplanmış bir soru, çözüm gerektirir. Ne kadar sorgularsak, çözümden, sorumluluktan, o kadar kaçarız. Kaçınmak belki de insanın en iyi yaptığı şeylerden biridir.
-
Büyüyünce
Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Hep herkes bunu zaten bilmeliymiş gibi geldiği için, öylesine, bir cevabımın olması gerektiği düşüncesiyle cevaplardım bunu. Cevabını hiç gerçekten bildim mi, emin değilim. Herkes çok kolay cevaplardı, “bilmem” diyen bir çocuk hiç görmedim. Herkesin kulağına bir gece bunun cevabı fısıldamış, beni es geçmişler gibi. “Gerçekten ne olmak isterdim” değil, “ben olsam bu soruya nasıl cevap verirdim”i düşünürdüm. Verdiğim cevap da hep kendimi dış bir gözlemci olarak gördüğüm yargılara dayanırdı. “Sen şunlardan hoşlanırsın, o zaman bu olmak istersin herhalde”. Maalesef bu soruya hiçbir zaman emin olduğum bir cevabım olmadı. Belki çoğumuzun cevabımızdan o kadar da emin olmadığımızı anlamamız ya da en azından gerçekten emin miyiz diye sorgulamamız için epey yaş kat etmesi gerekti. Belki de bu soruya olan cevabımızın gelecek gerçekliğe adamakıllı etkisi olacağını fark ettiğimiz zamana kadar sorgulamadık. Kimimiz tek bildiği cevap olduğu için, kimimizse kendinden geri kalanımızın hiç olmadığı kadar emin olduğu için cevabını değiştirmedi. Kimimiz cevabını kendine uydurdu, kimimiz de kendi cevabına. Bazılarımızınsa sürekli cevabı değişti, ya hep kendileri değiştiğinden ya da istekleri. Benim gibi bir kısım da (böyle olduğuna inanmak istiyorum) cevabını hiç bilemedi. Verdiği cevaplar kendisiyle ilgili sakarca bir tahminden öteye gitmedi. Neden ne olacağımızı bekleyip göremiyoruz da kâhinlik ediyoruz? Neden ne olmak istediğimizi, ne olduğumuzu bile bilmezden beri çözmeye çalışıyoruz? Neden hedef değil sonuç belirliyoruz? Yaşantı eklendikçe belirsizleşen bir hayatta nasıl bilebilirim ki sonuna kadar ne olmak istediğimi? Ben hâlâ bugünümden emin olamazken soruyorum: Büyüyünce ne olmak istiyorum?
-
Fanus
Yeni bir dünya, hatta yalnızca yeni bir düzen kurmak için var olan inançlarımızdan sıyrılabilir miyiz, yoksa yeni adı altında oturmuş kalıplarımızı bir kaptan diğerine sokmuş mu oluruz? Herhangi bir şey gerçekten yeni mi veyahut yeni mümkün mü? Geçmişe bakınca pek de mümkün durmuyor; insanlığa, işleyişe dair bir düşünce bir öncekinin beceriksizce şekillendirilmiş, işlevsellikten uzak bir kopyası gibi duruyor. Tabii bu yalnızca karamsar bir bakış açısı, biraz da kendini beğenmiş bir yerden bakan birinin görüşü gibi. Ancak işleyiş her yüzyılda dayatmalardan ibaret sanki. Bu insanın kendi kendine, öz dayatması olsa da. Dayatmaların olmadığı bir işleyiş de gerçekçi değil. İnsan kendini bir kalıba sokmadan güvende hissetmez, kalıbın kendisi onu tehdit altına sokan yegane şey olsa da tanıdıktır. Tanıdık olanı kabullenme eğilimi oldukça da “yeni” tam anlamıyla mümkün olamaz. Böyle bakınca bu belki de hepimizin doğasına terstir. Öyleyse “yeni” bir kandırmaca, bir avuntudan başka bir şey değildir. “Ona değil buna inan” denen çoğu şey birbirinin tekrarı olma kaderine mahkumdur.
-
Dön Bak
Bazen kendim için yazmayı bıraktığımı düşünüyorum fakat bu doğru değil. Dönüp baktığımda daha henüz yapmış buluyorum kendimi bunu. Zihin kendini çok kolay yanıltıyor. Somut bir şeyler bırakmamış olsam, kendi yalanlarıma, yanılgılarıma çok kolay kapılma eğilimindeyim. Bu çoğumuz için böyle mi bilmiyorum ama insanlar somut gerçekleri kendi düşünceleri ve yanılsamalar karşısında göz ardı edebiliyorlar. Hatırlatılmadıkça ya da dönüp bakılmadıkça, gerçeğe karşın kendi düşüncelerini geçerli sayıyorlar. Peki dönüp somut olana bakmak insanın kendi sorumluluğunda mı? Eğer öyleyse insanın kandığı şeylerde bir başkası nasıl suçlanır, ilk olarak yanılgıyı kendi zihninde bulduysa? Üstelik somut hatırlatılsa, hatırlansa da insan kendini tamamıyla haksız da bulmuyor. Kendi içinde böyle düşünmesini haklı çıkaracak “ama”lar üretiyor. Bunu yapmakta da suçlanamaz belki insan. Gerçekçi olmayan şeyler hissetmekte de özgürdür. Ne somutu unuttuğu için, ne de yanılgıya düştüğü için suçlanmalı. Somuta sırt çevirmekse daha zor yargıya vardırabileceğim bir şey.