Yazar: biryerde

  • Umursa

    Umursamak, umursadığını göstermek ne zaman terk edildi?

    İnsanlar umursamadıkları şeylere neden alan tanıyorlar anlamıyorum. Bunu anlayamadığım için de, ister istemez umursadıklarını var sayıyorum. Biraz naif olan bu varsayımla ise bu sefer de neden umursamıyor gibi yapıyorlar ya da nasıl umursanacağını nasıl bilmiyorlar diye sorguluyorum. İnsani duygular gerçekten bambaşka olamaz. Benzer hislerden oluşuyoruz ve birçok şey de bu benzer hisler sayesinde yürüyor. Eğer benzersek bu kadar, nasıl oluyor da birbirimizden bu kadar uzak olabiliyoruz, anlaşamıyoruz anlayamıyorum.

    Umursamaktan kastım derin bir ilgi beslemek bile değil. Birini insan olduğu için, kanlı, canlı ve sende olan neredeyse her duyguyu aynı şekilde hissetme kapasitesinde olduğu için umursamak. Belki kelime seçimi biraz hileli kalıyor. ‘Nezaket’ demek de tam karşılamıyor. Bu his bazılarımıza bu kadar doğal, kolay bir yerden gelirken, diğerlerimizin bu histen etkilenmemesinin, eylemlerine yansıtmamasının bir seçim olmadığına inanmak çok güç.

  • Kendini unutmak

    İnsanlar kendi varlıklarının farkında değilken çok güzeller. Hatta sanki sadece varlıklarını unuttuklarında tam olarak var olabiliyorlar. Farkındalığın götürdüğü bir şey mi var, yoksa bu güzellik başkasını fark etmenin bir getirisi mi bilmiyorum. Belki de ikisi de. Ama her bir başkasını fark ettiğimizde kendilerini unutmuş olmuyorlar. Her kendilerini unuttuklarında, bir başkasının farkındalığı olmaksızın güzeller. Öyleyse ilk sebep daha geçerli.

    O halde varlığını bilmenin götürüsü nedir? Bir şekilde bu bilinç bizi çevreden soyutlayıp uyum içinde olmamızı mı engelliyor? Ya da uyum içinde olmak güzellik mi getiriyor? Bu da her zaman doğru değil. Götürüsü tam olarak bu da olamaz. Yalnız bir götürüsü olduğuna neredeyse eminim çünkü hayata dair en güzel şeyler hep kendimizi, varlığımızı unuttuğumuz, benliğimizin ötesini görebildiğimiz anlarda yaşanıyor.

  • Eğitimli

    Eğitimsizlik, az bilmek cesarete yol açıyor ama; bunun tersinin geçerliliği de bu kadar keskin mi? Eğitimli birinin sürekli kendini eleştirmesi aynı rahatlıkla eğitimli olmasına bağlanır mı? Elbette denir; ancak bunun sonu dengeye bağlanır ve konu kapanır. Peki ilk ifade ikincisi olsaydı, bu da aynı sona mı bağlanırdı? Cesareti kıran eğitimin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiği sorgulanırken, hatta belki de yapılan ilk şeyken, ilk soru için bu neden geçerli değil? ‘Cehalet cesaret getirir’ denilince cehaletin kaynağı, türü sorgulanmıyor. Bu, sorunun neresinde durduğumuzdan kaynaklanıyordur belki de. Eğitimli birinin cesaretsiz olduğuna cahil biri karşı çıkmayabilir ama sorunun yöneltildiği eğitimli kişi bunu kişisel algılar, karşı çıkar, üzerine konuşur. Aynı şekilde diğer yargı için de cahil kişi sesini çıkarmaz. Ama o yargıya en çok katılan kişi yine cahil kişi olmaz. Eğitimli kişi bu yargıya katılır, nadiren sorgular. Bu direkt kabullenmenin kaynağı eğitimlinin yine, özne kendisi olmamasına rağmen kişisel algılaması olabilir. Kendinin özne olmama ayrıcalığından ve özneyi ötekileştirme arzusundan gelen bir ego ile yönlenir. Peki eğitimli kişi bu egoyu ne kadar sorgular? Sorgulamaları eşit değilse, birinin sorgulama yapmasının ne önemi kalır? Sadece işine geleni sorgulamak ne kadar faydalı olabilir? Biz, verdiğimiz eğitimle bireye bunu öğretmiyor muyuz? Eğitim sağlayanın yararına olanları sorgulamayı. Bunun çıktısı olan eğitimli kişi kadar sistem de ikiyüzlüyse, bu suçlama bireye indirgenebilir mi? Elbette her şey bireye indirgenebilir, ancak bu ne derece adil?

  • Evrimleşememe

    İnsanı hayvandan ayıran fark, sandığım kadar büyük değil sanırım. Anlayamam dediğim, anlamak istemediğim bazı insanları anlamaya başlıyorum. Hiç bu noktaya geleceğimi düşünmezdim ama işte buradayım ve sandığımdan fazla insanım.

    Hangi noktada dürtülerimize karşı çıkmalıyız? Hangi noktada çıkmazsak, bunun geri dönüşü olmaz?

    Ya çok yeni bir evrime fazla sorumluluk yüklüyoruz ya da düşündüğümüzden aciziz. Düşünüyoruz, hissediyoruz. Bazen bunların dürtüsel, ilkel kaynaklı olduğunu farkediyoruz. Peki ne kadarını farkedebiliyoruz? Ahlaki yanlışlarımız bizi hayvan yapan ilkellikten geliyorsa, ahlaki doğrularımız için aynısını söylememe sebebimiz nedir?

    Bir ikilem içinde kalmışken, zihnim ve kalbim bambaşka bir şey isterken, bedenim kontrole geçmek için çığlıklar atıyor. Ortak paydada buluşup, savaşmayı bırakmalarının önündeki engel ilkel de olsa, modern bir algı da olsa, her türlü saçma geliyor. Boş yere, hiç uğruna kendime direniyormuşum gibi hissediyorum. Bu da inandığım her şeye öyle ters ki… Çok basit bir eylem bu işkenceye son verecek olsa da zihnimin bu basit şeye ve sonuçlarına yüklediği saçma sapan bir anlam yüzünden harekete geçmiyorum. Oysa geldiği ilkel yerde hiçbir anlamı yok. Bir ikilem bile değil hatta. Öyleyse bizi hayvandan ayırdığını sandığımız şey zaman ve mekandan fazlası değil.

  • Başkasılaşmak

    Fark etmek, gözlemlemek, yapmayı akıl edince herkesin hoşuna gidiyor. Hikayeden çıkmak, dışarıdan bakmak, bir nevi de o an bedenini terk etme hissi, başkalaşmak, ‘başkasılaşmak?’ rahatlatan bir his. Bir anda gerçekliği dışarıdan görmek, gerçekliği yaşamaktan daha kolay sanırım. Ama bana hüzünlü gelen bir tarafı da var. Hatta ironik bir şekilde, ne kadar güzel bir şey gözlemliyorsam, hüzün o kadar ağır basıyor. Belki kendi güzel anlarımı hiç öyle göremeyeceğimin farkındalığından, belki de o an gözlemci olmanın, o gerçeğin dışında bulunmanın bencil kıskançlığındandır. Ama ne kadar olumluysa, o kadar müdahil olmak istemediğim bir yerde duruyorum. Kendimi olabildiğince soyutladığım, sanki gözlemlemenin farkındalığıyla anı kirletmekten çekinircesine, o güzelliğin bana ait olmadığını bilerek kaçtığım bir yerdeyim. Kötü anlar daha çok bana ait gibi müdahale etmemi bekliyor. Bu sefer de ben onlara ait olmak istemediğimden geri duruyorum. Kötüye müdahale etmeyen biri iyiye ait olabilir mi? Belki de kendimi soyutlama arzusundan bir türlü bir şeylere ait olamıyorum, yalnızca bir ziyaretçi, var olmasına müsade edilen bir gözlemci olmaktan öteye gitmiyorum. Benim olan güzellikleri bile benimseyemiyorum. Benim olan üzüntüleri bile benimseyebildiğimden emin değilim; her neşe, her üzüntü, her endişe bir başka özneye ait.