Restoran

Acıktığını hissetti. Bu hissi duyar duymaz kendini bir restoranda buldu. İhtiyacına karşılık bunu oldukça doğal karşıladı. Başka nerede olacaktı? Birkaç boş masa dışında restoran neredeyse doluydu. Hiç tanımadığı bu diğer müşterilere istemeden bir yakınlık hissetti, sonuçta bir ortak noktaları vardı, hepsi açtı. Kimi sipariş veriyor, kimi bekliyor, kimi de henüz menüye bakıyor, bir karar vermeye çalışıyordu. İnsanlara bakarken yapması gerekenin bu olduğu kanısına vardı. Menüyü eline alacak, sayfalarında gezip bir karar verecek, sonra da isteğini garsona bildirecekti. Hakkıydı bu, oradaydı ya!

Özenle, fakat çok da yavaş olmadan -yahut yavaş olacak olsa bir başkası ondan önce sipariş verir, bu da onu hakkı olanı zamanında almaktan alıkoyardı- siparişini verdi. Garson da bu isteği olması gereken olarak karşıladı, oradaydı! Bekledi, bekledi. Garsonlar her eli dolu geçtiğinde kıpırdanıyor, kendi sırası geldiğini sanıyor, geçip gittiklerinde ise çaktırmadan kendini düzeltiyordu. Tabii ya, o kadar insan vardı, beklemekten daha olağan ne vardı? Bir süre daha öylece oturmayı kabullendi. Başka masalara dikti gözünü, kim ondan önce, kim sonra gelmişti? Kim ne kadar beklemişti, yüzlerindeki ifadeden bu gereksiz sorusunun cevabını kestirmeye çalıştı. Gereksizdi, biliyordu. Ama merak ediyordu işte! Kimi bezgin, kimi yorgun, kimi de halinden memnundu; bir restoranda olmak yeterliydi, yemeği henüz gelmemişti ama bu vaadin gerçekliği yetiyordu. Bir süre daha bekledi, bu kadar yemek geçiyordu ama garsonlar bu yemekleri neye göre götürüyor, bir sonraki kime gidecek asla kestiremiyordu. Sanki günlerdir bekliyor gibi görünen insanların masası toz tutmuşken, beş dakikayı aşmaz sürede olanların önüne yemek geliyordu. Birkaç kez buna ses çıkarmaya kalkan müşterilere şahit oldu fakat tavırları ne kadar farklı olursa olsun, hepsi aynı tepkiyle karşılaşıyor, ne olduğunu şaşırıyor ve öylece kalıyorlardı. ‘Barbarlar! Kabalar! Göremiyorlar mıydı, herkes durmaksızın çalışıyordu!’ Bir sefer sonsuzlukta sürüklenmiş gibi duran birisine arka çıkmayı düşündüyse de her seferinde daha da çok yerine pısmış buldu kendini. O barbar değildi. Restoranın bir işleyişi vardı, ne kadar anlam veremese de vardı işte! Saygı duyup, sırasının gelmesi gerektiğini biliyordu. Belki de bu garsonlar onun bilmediği bir şey biliyor, onun görmediği bir şey görüyordu! Bir bildikleri olmalıydı, ne de olsa işleri buydu!

Artık ne zamandır beklediğini unutmuş vaziyetteydi. Aklında bir düşünce belirdi, ya problem oturduğu masadaydıysa? Kişiler değil de bulundukları yerin bir problem olabileceğini nasıl oldu da daha önce düşünememişti? Hemen masa değiştirmeliydi, yoksa hepsi dolana kadar bekleyecekti. Gözüne yakınında, garsonların çevresinde birkaç kez dolanmadan geçemedikleri bir masa kestirdi. Neredeyse koşar adım geçti, hatta az kalsın bir garsonla çarpışıp devirecekti! ‘Ucuz atlattım.’ diye düşündü. Öyle ya, ya sinirlenip, küsüp, yemeğini hiç getirmeselerdi? Hemen bir garsonu çağırıp adeta bir şey başarmış gibi masasını değiştirdiğini bildirdi. Artık servisi alacağına emindi. Sadece orada bulunmakla kalmayıp, üstelik bunu hak etmek için bir şey yapmıştı. Ne aptaldı! Sadece orada bulunduğu için yemeği hak ettiğini düşünmüştü! Kim bilir masası dolu olanlar o kadar yemeği bir araya getirmek için kaç masa gezmişlerdi. Eh, yeni gelip alanlar da şanslıydı, herkes şanslı olamazdı ya!

Takip edemediği bir süre daha yeni masasında bekledi. Hâlâ ortada ona gelen bir yemek yoktu. İyice acıkıyor, acıktıkça sinirleniyordu. Siniri garsonlara veya şefe değildi tabii! Barbar değildi o, işleyişe saygısı vardı. Fakat diğer müşteriler kibirli görünmeye başlıyordu gözüne, yemeğini alanlar sanki onun yapmadığı ne yapmışlardı da pişkin pişkin karınlarını doyuruyorlardı? Hele diğer bekleyenler, yüzlerinde sanki kendilerinin daha çok hak ettiğini düşünür bir ifade vardı. Belki de onlar olmasa çoktan gelmişti yemeği! Ne diye onunla aynı restorandaydılar, koca şehirde başka restoran mı yoktu? Tek yaptıkları kabalık edip garsonların işini zorlaştırmaktı. Başta hissettiği yakınlıktan eser kalmamıştı bu yabancılara. Hepsi birer domuzdu ve onun hakkını çalmak için sıraya girmişlerdi. Artık yalnız kendinin gerçekten hak ettiğini düşünüyor, ancak onlar gibi domuz olmadığı için duruşunu bozmuyordu. Doğru olanı yapıyordu o. Bir başka restorana gitmeyiyse aklına dahi getirmiyordu. O buradaydı ve buranın yemeğini hak ediyordu. Hem diğer restoranlar onun ne kadar beklediğini, ne kadar hak ettiğini nereden bilecekti? Bunca emeği boşuna değildi, sıfırdan başlamış muamelesi görmeyi kaldıramazdı.

Artık açlıktan canı acıyor, dikkatini açlığından uzaklaştırmak için etrafını daha dikkatli izliyordu. Restorana girdiğinden beri tek bir sabit vardı. Bir masaya sürekli yemek gidiyordu. Başlarda pek dikkatini çekmese de artık açlıktan başka bir şey göremiyordu. Birkaç sefer sonsuzluktan beri orada gibi olan müşterilerin gözünü bu masaya diktiğini fark etmişti ama sebebini anlayamamıştı, bu onların daha çok acıkmasına, kendilerine işkence etmelerine neden olmaz mıydı? Niye kendi işlerine bakmıyorlardı? Ama artık öyle açtı ki, gözü başka bir şey göremiyordu. Üstelik bu masada öyle çok yemek vardı ki, bazısı üst üste konmuş, bazısı yerlere saçılmış, bazısınaysa hiç dokunulmamıştı bile. Oysa kendisi tüm bunlar olurken o kadar çok beklemişti ki artık ne sipariş verdiğini dahi anımsayamıyordu. ‘Neden?’ diye düşündü. Bunca insan beklerken neden onların bu kadar yemeği vardı? Garsonlar neden götürmeye devam ediyordu? Masanın halini görmüyorlar mıydı? Bu da mı şanstı yoksa hak etmişler miydi? Hayır, kimse bunu hak edemezdi. Restoranda değiştirecek o kadar masa yoktu bir kere. Neden? Sordukça sordu, etrafındaki masalara bile sordu. Kimseden yanıt alamadı, ya yemeklerini yemekle meşguldüler, ya konuşamayacak kadar aç, ya da garsonlardan ağızlarının payını almışlardı. Neden?

Bir cevap dahi bulamadan açlıktan oracıkta öldü.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir