Tanrı bir müzeye gitmiş. Kendini görmüş her yerde. Derken bir köşede uçuşan ateşi görmüş. Hoşuna gitmiş, kendine en çok onu benzetmiş. Ateşin içine atmış kendini, onunla birlikte uçuşmaya başlamış. Sıcaklığını hissetmiş ateşin. Kendi yaratmış oysa ateşi fakat daha önce hiç dokunmamış ona. Yarattığı çoğu şeyde bu böyleymiş. Öyle sevmiş ki ateşin sıcaklığını, yarattıkları da bunu tatsın istemiş. Yalnız bu öylesine tadılacak bir zevk değilmiş, nihai bir ödül olmalı gelmiş. Her şey ateşi bilip, kullanacak, ondan yararlanacak ancak en sonunda tam anlamıyla tadacak. Böylece başlangıca koymuş ateşi, insanlar onunla yemek yapmış, ısınmış, yaşam yapmışlar ondan. Kimi zaman bu ateş korumuş onları. Bazen kontrol edemezlermiş onu; ormanları hatta varlarını yoklarını yakıp yıkarmış. Büyülenir gibi izlermiş, yine de dost bilmeye devam ederek hayran olurlarmış ona.
Bununla kalmamış, gelişmişler ateşle, zamanla makineler icat edip dünyayı kendilerinin yapmaya yardım etmiş ateş. Bu uğurda birbirlerini öldürmek için bile kullanmışlar onu. Yüzyıllar geçmiş, ateşle öyle gelişmişler ki artık ateşi keyfi olmak dışında göremez olmuşlar. Yine de ondan vazgeçmeyip, bahanelerle evlerine sokmuşlar. Başında sohbetler edip dinlenirlermiş. Amacı ve şekli değişse de bir şekilde çekilirlermiş ona.
Tanrı bundan memnun izlemiş hep. İnsanlar ateşi bir müzeye koymuş. Tanrı kendini görmüş. Nihai planını hatırlamış. Zaman geldi diye düşünmüş. O çok sevdiği sıcaklığa kulları da erişsinmiş artık. İlk hissettiği ateşi gidip almış, bununla dünyayı kavurmuş. Tüm kulları cayır cayır yanarken sevinç çığlıklarını dinlemiş. Onları ödüllendirmekten gurur duymuş. Bir tanrının sevebileceği gibi sevmiş onları, zevkine ortak etmiş.
Bir yanıt yazın