Kategori: denemeler

  • Düzlük

    İnsan ne zaman tükenir? Hayat yaşarken bitiyor bazıları için. Sadece nihai sonu bekliyorlar gibi. Fakat bu ‘bitti’ dediğim hayat tam olarak ne? Benim için yaşam ifade eden şeyler bir başkası için aynı anlamı taşımıyor diye, hayatlarını bitmiş sayamam. Birbiri ardına aynı geçen günler, ve bundan keyif alınıp alınmaması kestirilebilir değil, birinin hayatını bitmiş yapar mı? Ve biz hayatı ‘devam edenler’ de böyle yaşıyoruz. Hatta en ufak farklılıkları da çoğu zaman yaşadığımızı hissetmek için yapıyoruz. Sanki ‘daha az yaşamak’ diye bir şey varmış gibi. İnsan bu ufak farklılıkları yapmayınca, yapamayınca, veya bunlardan vazgeçince de yaşamının nihaiye ulaştığı yargısına varıyoruz. Düzlükler hayattan sayılmıyor. Peki yaşadığımızın bir hayat olup olmadığına kim karar veriyor? Kaçımız gerçekten kendi görüşlerimizle yaşadığımızı hissediyoruz ve kaçımız yaşamanın iniş-çıkış olduğu illüzyonunu kabullenip yaşadığımızı değerlendiriyoruz?

  • Birbirini iten atomlar

    Bazen sadece kalem tutmak zevk veriyor. Bir şeylere dokunabilmek, sadece o şeye has olanı hissedebilmek çok keyifli.

    Bazı şeyleri yapmayı değil de sırf dokunmanın getirdiği haz için istiyoruz belki de. Yazmak isteyerek başlamadım bu sefer, mesela. Yazacak bir şeyim de yoktu ancak canım kalem tutmak istedi. Kalemi tutma hissini başka bir şeyde bulamadım. Dokunmak hayatımızın çok büyük bir kısmını kaplıyor. Kim bilir kaç kararımızı etkiliyor. Bir şeye sırf dokunmak için kaç karar aldım, kaç kez sırf bunun için durduk yere bir şey yaptım, tahmin bile edemem sanırım. Bu her şey için geçerli olamaz mı? Sırf dokusu güzel diye satın aldığımız kıyafetler, yapısı haz verici diye yediğimiz yiyecekler, aslında istediğimiz o olmasa da sırf dokunmanın tatminini yaşamak için dokunduğumuz insanlar… Rastgele yanından geçtiğim için kaç duvara dokundum? Temas edilen şey bizi çeken değil de, çekici olan eylemin kendisi gibi. Diğer uçta olandan ziyade, kendini hissedebilmek arzusu belki. Sanki dokunmak, neye olursa olsun, hep işteş bir eylem gibi. Tek taraflı yapılamaz.

  • Aidiyet

    Bir yerin aynı hissettirmemesi çok yalnız bir his. Hayatımın dönemlerini yerlerle çok ilişkilendiriyorum. Zamanı ve mekanı birbirinden bağımsız algılayamıyorum da denilebilir herhalde. ‘Benim’ olarak bahsettiğim bir yere karşı, o yerle alakalı hiçbir şey yaşanmamasına rağmen, çok uzak hissediyorum. Bu yeni bir his mi, yoksa yeni kabullendiğim bir his mi bilemiyorum. Sanırım son zamanlar farkındaydım. Bir yere veya hisse değil de aidiyete veda etmeyi kabullenmem zor oldu. Hala kabullenmiş sayılmam. Hala erişebildiğim, uzandığımda ulaşabileceğim bir şeye karşı ‘veda’ hissetmem çok manasız geliyor. Ama sanırım zaten vedalar her zaman fiziksel olmuyor.

    Bir de bu vedaya sebebiyet veren değişim kimin tarafından? Ben mi değiştim, yer mi, yoksa sadece hayatımın bir dönemi mi bilmiyorum. Tek taraflı bir değişim vedaya yeterli midir? Sebebini bilsem de bilmesem de pek bir önemi yok. Çünkü vedalar sanırım her zaman nedensel de olmuyor.

  • Karmaşa filtresi

    Evren kaostan doğdu. Zihni algılama yetisini koruyan herkes bu kaosu geçmiş bilir. Evren hâlâ kaostur. Hayat kaosun ta kendisidir. Bizi sürüklenmekten kurtaran ya da sürüklenmediğimize inandıran tek şey zamanı ve mekanı algılama şeklimizdir. Böylesine bağımlı olduğumuz bu yetinin bu kadar kırılgan olması dehşet verici. İnsanı hayatta ve ‘aklı yerinde’, işlevsel tutan zihnin, küçük bir kırılmada insanın en korkunç işkence kaynağı olabilmesi; kendi varlığı içinde, hayatı olduğu kaos gibi yaşamaya mahkum etmesi ironiktir.
    Kaosu deneyimlemememizin, hissetmememizin tam olarak bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu anladım. Bir yandan hayatın kaotik doğasını kabullenmek zorunda kalırken, bir yandan da gerçeği asla göremeyeceğimi ve amacı beni korumak da olsa bir algı hapishanesinde yaşadığımı gördüm. Hayatı zihnimizin merhametinde yaşıyoruz.

  • İstenmeyen düşünce kutusu

    Bazı düşünceleri yazarak sanki varlıklarını güçlendirmiş gibi hissediyorum. Var ettiğim için kendime kızıyorum. Çünkü eğer yazmasaydım belki bir daha hatırlamamak üzere bir esintiyle zihnimden uçup gidecekti. Ancak ben onu somutlaştırdım ve şimdi de sanki yırtsam da, yaksam da o rahatsız edici varlığından tam anlamıyla kurtulamayacakmışım gibi geliyor. Bir düşünceyi var etmek bile insanı mahcup edebiliyor. Kimsenin bilmediği ama senin haksız, yersiz olduğunu bildiğin, var etmenin, hatta benim durumumda somutlaştırmış olmanın yükünü taşıdığın bir düşünce insanı böylesine rahatsız edebiliyor işte. Hatırlamaya bile çekiniyorum. Ama tezat ki hatırlayabileceğim şekle sokan da benim. Düşünceden kurtulmaya çalışıyorum, kendimden kurtulmaya çalışmakla ayırt edemiyorum. Aynı derecede imkânsız ve varlığı inkâr edilemez kadar gerçek.