Kategori: denemeler

  • Fanus

    Yeni bir dünya, hatta yalnızca yeni bir düzen kurmak için var olan inançlarımızdan sıyrılabilir miyiz, yoksa yeni adı altında oturmuş kalıplarımızı bir kaptan diğerine sokmuş mu oluruz? Herhangi bir şey gerçekten yeni mi veyahut yeni mümkün mü? Geçmişe bakınca pek de mümkün durmuyor; insanlığa, işleyişe dair bir düşünce bir öncekinin beceriksizce şekillendirilmiş, işlevsellikten uzak bir kopyası gibi duruyor. Tabii bu yalnızca karamsar bir bakış açısı, biraz da kendini beğenmiş bir yerden bakan birinin görüşü gibi. Ancak işleyiş her yüzyılda dayatmalardan ibaret sanki. Bu insanın kendi kendine, öz dayatması olsa da. Dayatmaların olmadığı bir işleyiş de gerçekçi değil. İnsan kendini bir kalıba sokmadan güvende hissetmez, kalıbın kendisi onu tehdit altına sokan yegane şey olsa da tanıdıktır. Tanıdık olanı kabullenme eğilimi oldukça da “yeni” tam anlamıyla mümkün olamaz. Böyle bakınca bu belki de hepimizin doğasına terstir. Öyleyse “yeni” bir kandırmaca, bir avuntudan başka bir şey değildir. “Ona değil buna inan” denen çoğu şey birbirinin tekrarı olma kaderine mahkumdur.

  • Dön Bak

    Bazen kendim için yazmayı bıraktığımı düşünüyorum fakat bu doğru değil. Dönüp baktığımda daha henüz yapmış buluyorum kendimi bunu. Zihin kendini çok kolay yanıltıyor. Somut bir şeyler bırakmamış olsam, kendi yalanlarıma, yanılgılarıma çok kolay kapılma eğilimindeyim. Bu çoğumuz için böyle mi bilmiyorum ama insanlar somut gerçekleri kendi düşünceleri ve yanılsamalar karşısında göz ardı edebiliyorlar. Hatırlatılmadıkça ya da dönüp bakılmadıkça, gerçeğe karşın kendi düşüncelerini geçerli sayıyorlar. Peki dönüp somut olana bakmak insanın kendi sorumluluğunda mı? Eğer öyleyse insanın kandığı şeylerde bir başkası nasıl suçlanır, ilk olarak yanılgıyı kendi zihninde bulduysa? Üstelik somut hatırlatılsa, hatırlansa da insan kendini tamamıyla haksız da bulmuyor. Kendi içinde böyle düşünmesini haklı çıkaracak “ama”lar üretiyor. Bunu yapmakta da suçlanamaz belki insan. Gerçekçi olmayan şeyler hissetmekte de özgürdür. Ne somutu unuttuğu için, ne de yanılgıya düştüğü için suçlanmalı. Somuta sırt çevirmekse daha zor yargıya vardırabileceğim bir şey.

  • Orada mısın?

    Ölüm bile kalıcı değil; bir başkasını rahatsız ettiği sürece gerçek. Yol ortasında ölmüş, donup kalmış bir farenin kaderine çok da yabancı değiliz. Bakamayacak kadar nahoş bir son, ancak bir sonraki geçişte orada bile değil. Hiç olmamış gibi. Her şey de böyle. Rahatsız edici olsun olmasın, her şey tek bir geçişlik kadar sürüyor. Bir dahaki geçişte hiç olmamış gibi ortadan kalkacak anlardan oluşuyor. Birilerini rahatsız ettiğin kadar ölüsün. İstenmeyen hale geldiğimiz gibi kalanlar da bizi yol ortasında ölmüş bir fare gibi önünden kaldıracak. Ve doğru olan da bu, hepimizin gözünde, sıramız gelene kadar.

  • Üzüntüde Seçicilik

    Üzüntüde seçicilik yapan insanlara dönüştük ya da hep böyleydik. Kimsenin, kendimin bile, artık neye üzülüp üzülmeyeceğini kestiremiyorum. Üzülme kapasiteme göre, veya üzülmeye halim varsa ancak o zaman üzülebiliyorum. Bir sürü kötü haber arasından artık hangisi beni doğru anımda yakaladıysa ona üzülüyorum. Diğer zamanlar sanki o haberi hiç almamışım, o haberi alan ben değilmişim de, havaya bırakılan bir mesaj gibi hissediyorum. Herkes kendi fırtınasında öyle sürüklenir durumda ki, yalnız anlık durumlarda bir şeyler hissetmeye müsaitlik bulabiliyorlar. Durumun trajikliğine göre değil, hissedebilecek boşluk bulduğumuzda denk gelen haberlere üzülebiliyoruz. En basit acıyı bile hissetmeye müsait olmamız gerekirken, durmaksızın üzerimize yağan trajedilere karşı hissiz kalmak belki de asıl trajedi. Bu trajedileri tekdüze bir aktarıma sıkıştıran elçiler de öyle.

  • Neredeyse

    Hep bir potansiyel ama asla tam sonuç değil. Her şeyi yapacak potansiyele sahip ancak hiçbir şeyi tamamlamayan biri olmak, potansiyelin varlığıyla yetinmek, ve hatta bazen bunun altında ezilmek bir lanet mi lütuf mu bilmiyorum. Bir potansiyel etrafında bir hayat inşa etmek zor. Yıkılmaya, sarsılmaya hazır, tümüyle kırılgan bir hayat oluyor. Sırtını bu potansiyele yaslamak neredeyse her zaman hayal kırıklığı getiriyor, dahası öfke. Erişebileceğini bildiğin fakat sürekli kendini yarı yolda bıraktığın hedefleri kovalıyorsun. Çünkü bir şeyde tam olmanın aksine potansiyelle yaşamak sürekli insana hedef şaşırtıp bütünleşmesini imkansız hale getiriyor. Bütünleşemedikçe insan kendini her seferinde daha eksik hissederken, “potansiyel” sahibi olmanın o rahatsız edici sivri uçları varlığının her noktasına saplanıyor, ulaşabileceklerini hatırlatıp o eksiklik hissine tezat bir hırs ve öfke döngüsüne mecbur bırakıyor. Yapabileceklerin, yaptıkların ve yapmadıkların arasında sürüklenip gidiyor.