Kategori: öyküler

  • Müze

    Tanrı bir müzeye gitmiş. Kendini görmüş her yerde. Derken bir köşede uçuşan ateşi görmüş. Hoşuna gitmiş, kendine en çok onu benzetmiş. Ateşin içine atmış kendini, onunla birlikte uçuşmaya başlamış. Sıcaklığını hissetmiş ateşin. Kendi yaratmış oysa ateşi fakat daha önce hiç dokunmamış ona. Yarattığı çoğu şeyde bu böyleymiş. Öyle sevmiş ki ateşin sıcaklığını, yarattıkları da bunu tatsın istemiş. Yalnız bu öylesine tadılacak bir zevk değilmiş, nihai bir ödül olmalı gelmiş. Her şey ateşi bilip, kullanacak, ondan yararlanacak ancak en sonunda tam anlamıyla tadacak. Böylece başlangıca koymuş ateşi, insanlar onunla yemek yapmış, ısınmış, yaşam yapmışlar ondan. Kimi zaman bu ateş korumuş onları. Bazen kontrol edemezlermiş onu; ormanları hatta varlarını yoklarını yakıp yıkarmış. Büyülenir gibi izlermiş, yine de dost bilmeye devam ederek hayran olurlarmış ona.

    Bununla kalmamış, gelişmişler ateşle, zamanla makineler icat edip dünyayı kendilerinin yapmaya yardım etmiş ateş. Bu uğurda birbirlerini öldürmek için bile kullanmışlar onu. Yüzyıllar geçmiş, ateşle öyle gelişmişler ki artık ateşi keyfi olmak dışında göremez olmuşlar. Yine de ondan vazgeçmeyip, bahanelerle evlerine sokmuşlar. Başında sohbetler edip dinlenirlermiş. Amacı ve şekli değişse de bir şekilde çekilirlermiş ona.

    Tanrı bundan memnun izlemiş hep. İnsanlar ateşi bir müzeye koymuş. Tanrı kendini görmüş. Nihai planını hatırlamış. Zaman geldi diye düşünmüş. O çok sevdiği sıcaklığa kulları da erişsinmiş artık. İlk hissettiği ateşi gidip almış, bununla dünyayı kavurmuş. Tüm kulları cayır cayır yanarken sevinç çığlıklarını dinlemiş. Onları ödüllendirmekten gurur duymuş. Bir tanrının sevebileceği gibi sevmiş onları, zevkine ortak etmiş.

  • Havuç

    Kendi halinde aylak aylak dolaşırken bir tavşan çıktı önüne, yanında çuvalla havuç, birini arar gibi duruyordu kenarda. “Bu kadar havuçla ne yapılır?” diye düşündü ve bu düşünceyi aynı hızda zihninden söküp attı. Havuçlar onun olmadığı gibi, bu düşünce de ona ait olmamalıydı. Onu ilgilendirmezdi sonuçta. Hemen kendine döndü ve hiçbir şey görmemişçesine adımlamasına devam etti. Fakat tavşan seslendi, seslenmese hiç durmazdı çünkü onu hiç ama hiç alakadar etmiyordu, ne tavşan ne de havuçları. “Eşek, dur biraz. Yapılacak işlerim var ve güçlü, dirençli biri olmadan yapamam. Bunca havucum var, işlerime yardım edersen sana da veririm. İkimiz de memnun oluruz.”. Eşeğe çok makul geldi bu teklif, “Bu kadar havucu ne yapacak ki zaten?” diye düşünürken buldu kendini. Vakit kaybetmeden kabul etti bu teklifi, yalnız tavşanın bir şartı vardı; tek seferde veremezdi hepsini, eşek önce hak etmeli, hak edince de almalıydı. Eşek bunu da makul buldu, o kadar havuç öylece verilmezdi ya!

    Tavşan önce eşekten çuvalı taşımasını istedi. Eşek götürülecek yere kadar özenle ve yorulmadan taşıdı çuvalı. İşin sonunda tavşan eşeğe çuvaldan bir havuç çıkarıp verdi. “Bana böyle yardıma devam edersen sana böyle havuç vermeye devam ederim.”. Eşek bunu adil buldu ve bir sonraki isteğiyle bu sefer tavşanı gideceği yere kadar taşıdı, aldı ikinci havucunu. Önce iki havuçla ne yapacağını bilemedi. Birini saklamaya karar verdi, çünkü kimin iki havucu birden yemeye ihtiyacı olur ki?

    Ertesi gün tavşan başka bir istekle geldi, eşek kabul etti, işi yaptı ve havucunu aldı. Günün sonunda yine iki havuçla ne yapacağını düşünürken buldu kendini, en iyisi yine aynısını yapıp saklamaya karar verdi.

    Üçüncü gün tavşan yine geldi, bu sefer biraz daha yorucu bir şey istedi ancak eşek böyle giderse hep bir yemeye, bir de saklamaya havucu olup hiç dertlenmeyeceğini düşündüğü için kabul etti. Tavşan her gün bir işle geliyor, eşek de ayırt etmeksizin kabul ediyordu. Böylelikle tavşan eşeğe, eşek de tavşana alıştı. İkisi de bu alışverişten pek memnun sürdü gitti. Eşek bir dostluk bile hissetti aralarında. Tavşan bazen çok ağır iş veriyordu, ama adil geliyordu eşeğe, havucunu alıyordu.

    Epey zaman böyle geçti. Eşek artık aylaklık etmiyor, her gün tavşanı bekliyor, ne iş verirse hiç sorgulamadan yapıyordu. Hatta tavşanın ona iş vermesine öyle alıştı ki ne için böyle işler yaptığını bile unuttu.

    Bir günün sonunda tavşan “Artık sana havuç veremeyeceğim, yalnız elma olacak.” dedi. Eşek durdu, düşündü. Elma da yeterdi ona, ne de olsa çalışmaya alışmıştı. Hiç yoktan iyidir, dedi ve hiç sesini çıkarmadı. Bazen tavşan onunla gelir, diğer eşeklerin durumunu anlatırdı. Kimi hiç havuç yememiş, kimi de bizim eşekten çok daha ağır işler yapıp ancak bir elma alırmış. Bizim eşek hariç diğerlerinin durumu hep buymuş. Tavşan anlattıkça “ne şanslıyım” diye düşünürdü eşek. Üzülürdü diğerlerine. Tavşan hep birlikte çalışmayı nasihat ederdi eşeğe bu sohbetlerin sonunda, ne de olsa artık dostlardı.

    Bir süre de böyle geçti derken tavşan bir gün elmasız geldi. “Bugün elma yok, ancak yarın verebilirim. Hem bak herkesin hali ortada, görüyorsun diğer eşekleri.” kabullendi eşek, hem sakladığı için bu artık ona günde bir elma ederdi. Neyine yetmiyordu? Oysa diğer eşekler onu bile bulamıyordu. Şanslıydı bizim eşek.

    Böyle gidip dururken durum, biraz yoruldu eşek. Ama artık hep tavşanın ona iş vermesini bekler olmuştu. Her günkü gibi o gün de geldi tavşan. Fakat bu sefer “Artık sana bir şey veremeyeceğim, bende de kalmadı. Yalnız işlerim de bitmiyor. Hem baksana herkesin haline, elma yok diye aylak aylak gezer oldu seninkiler!” dedi. Eşek öyle alıştı ki iş görmeye haklı buldu tavşanı. Hem elma olmasa da çalışmayıp da ne yapacaktı? Aylaklık ettiği günleri bile hatırlayamaz olmuştu. “En azından diğerleri gibi aylak aylak gezmem.” dedi, şanslı hissetti kendini yine. Onun hiç yoksa bir gayesi vardı hayatta. Oysa işin aslı artık o kadar uzun zaman geçmişti ki, tavşanın işlerini yapmasa kendiyle ne yapacağını bilmiyordu. Ona ne yapması gerektiği söylendikçe halinden memnundu.

    Bu duruma kendini kaptırdıkça diğer aylak eşekleri kendinden aşağı gören biri oldu çıktı. Çalışmayı kendine erdem edinmişti. Sonrasında bir gün bile kendi düşünmek zorunda kalmadan yaşayıp gitti. Ömrünün kalanı boyunca hep çalıştı.

  • Restoran

    Acıktığını hissetti. Bu hissi duyar duymaz kendini bir restoranda buldu. İhtiyacına karşılık bunu oldukça doğal karşıladı. Başka nerede olacaktı? Birkaç boş masa dışında restoran neredeyse doluydu. Hiç tanımadığı bu diğer müşterilere istemeden bir yakınlık hissetti, sonuçta bir ortak noktaları vardı, hepsi açtı. Kimi sipariş veriyor, kimi bekliyor, kimi de henüz menüye bakıyor, bir karar vermeye çalışıyordu. İnsanlara bakarken yapması gerekenin bu olduğu kanısına vardı. Menüyü eline alacak, sayfalarında gezip bir karar verecek, sonra da isteğini garsona bildirecekti. Hakkıydı bu, oradaydı ya!

    Özenle, fakat çok da yavaş olmadan -yahut yavaş olacak olsa bir başkası ondan önce sipariş verir, bu da onu hakkı olanı zamanında almaktan alıkoyardı- siparişini verdi. Garson da bu isteği olması gereken olarak karşıladı, oradaydı! Bekledi, bekledi. Garsonlar her eli dolu geçtiğinde kıpırdanıyor, kendi sırası geldiğini sanıyor, geçip gittiklerinde ise çaktırmadan kendini düzeltiyordu. Tabii ya, o kadar insan vardı, beklemekten daha olağan ne vardı? Bir süre daha öylece oturmayı kabullendi. Başka masalara dikti gözünü, kim ondan önce, kim sonra gelmişti? Kim ne kadar beklemişti, yüzlerindeki ifadeden bu gereksiz sorusunun cevabını kestirmeye çalıştı. Gereksizdi, biliyordu. Ama merak ediyordu işte! Kimi bezgin, kimi yorgun, kimi de halinden memnundu; bir restoranda olmak yeterliydi, yemeği henüz gelmemişti ama bu vaadin gerçekliği yetiyordu. Bir süre daha bekledi, bu kadar yemek geçiyordu ama garsonlar bu yemekleri neye göre götürüyor, bir sonraki kime gidecek asla kestiremiyordu. Sanki günlerdir bekliyor gibi görünen insanların masası toz tutmuşken, beş dakikayı aşmaz sürede olanların önüne yemek geliyordu. Birkaç kez buna ses çıkarmaya kalkan müşterilere şahit oldu fakat tavırları ne kadar farklı olursa olsun, hepsi aynı tepkiyle karşılaşıyor, ne olduğunu şaşırıyor ve öylece kalıyorlardı. ‘Barbarlar! Kabalar! Göremiyorlar mıydı, herkes durmaksızın çalışıyordu!’ Bir sefer sonsuzlukta sürüklenmiş gibi duran birisine arka çıkmayı düşündüyse de her seferinde daha da çok yerine pısmış buldu kendini. O barbar değildi. Restoranın bir işleyişi vardı, ne kadar anlam veremese de vardı işte! Saygı duyup, sırasının gelmesi gerektiğini biliyordu. Belki de bu garsonlar onun bilmediği bir şey biliyor, onun görmediği bir şey görüyordu! Bir bildikleri olmalıydı, ne de olsa işleri buydu!

    Artık ne zamandır beklediğini unutmuş vaziyetteydi. Aklında bir düşünce belirdi, ya problem oturduğu masadaydıysa? Kişiler değil de bulundukları yerin bir problem olabileceğini nasıl oldu da daha önce düşünememişti? Hemen masa değiştirmeliydi, yoksa hepsi dolana kadar bekleyecekti. Gözüne yakınında, garsonların çevresinde birkaç kez dolanmadan geçemedikleri bir masa kestirdi. Neredeyse koşar adım geçti, hatta az kalsın bir garsonla çarpışıp devirecekti! ‘Ucuz atlattım.’ diye düşündü. Öyle ya, ya sinirlenip, küsüp, yemeğini hiç getirmeselerdi? Hemen bir garsonu çağırıp adeta bir şey başarmış gibi masasını değiştirdiğini bildirdi. Artık servisi alacağına emindi. Sadece orada bulunmakla kalmayıp, üstelik bunu hak etmek için bir şey yapmıştı. Ne aptaldı! Sadece orada bulunduğu için yemeği hak ettiğini düşünmüştü! Kim bilir masası dolu olanlar o kadar yemeği bir araya getirmek için kaç masa gezmişlerdi. Eh, yeni gelip alanlar da şanslıydı, herkes şanslı olamazdı ya!

    Takip edemediği bir süre daha yeni masasında bekledi. Hâlâ ortada ona gelen bir yemek yoktu. İyice acıkıyor, acıktıkça sinirleniyordu. Siniri garsonlara veya şefe değildi tabii! Barbar değildi o, işleyişe saygısı vardı. Fakat diğer müşteriler kibirli görünmeye başlıyordu gözüne, yemeğini alanlar sanki onun yapmadığı ne yapmışlardı da pişkin pişkin karınlarını doyuruyorlardı? Hele diğer bekleyenler, yüzlerinde sanki kendilerinin daha çok hak ettiğini düşünür bir ifade vardı. Belki de onlar olmasa çoktan gelmişti yemeği! Ne diye onunla aynı restorandaydılar, koca şehirde başka restoran mı yoktu? Tek yaptıkları kabalık edip garsonların işini zorlaştırmaktı. Başta hissettiği yakınlıktan eser kalmamıştı bu yabancılara. Hepsi birer domuzdu ve onun hakkını çalmak için sıraya girmişlerdi. Artık yalnız kendinin gerçekten hak ettiğini düşünüyor, ancak onlar gibi domuz olmadığı için duruşunu bozmuyordu. Doğru olanı yapıyordu o. Bir başka restorana gitmeyiyse aklına dahi getirmiyordu. O buradaydı ve buranın yemeğini hak ediyordu. Hem diğer restoranlar onun ne kadar beklediğini, ne kadar hak ettiğini nereden bilecekti? Bunca emeği boşuna değildi, sıfırdan başlamış muamelesi görmeyi kaldıramazdı.

    Artık açlıktan canı acıyor, dikkatini açlığından uzaklaştırmak için etrafını daha dikkatli izliyordu. Restorana girdiğinden beri tek bir sabit vardı. Bir masaya sürekli yemek gidiyordu. Başlarda pek dikkatini çekmese de artık açlıktan başka bir şey göremiyordu. Birkaç sefer sonsuzluktan beri orada gibi olan müşterilerin gözünü bu masaya diktiğini fark etmişti ama sebebini anlayamamıştı, bu onların daha çok acıkmasına, kendilerine işkence etmelerine neden olmaz mıydı? Niye kendi işlerine bakmıyorlardı? Ama artık öyle açtı ki, gözü başka bir şey göremiyordu. Üstelik bu masada öyle çok yemek vardı ki, bazısı üst üste konmuş, bazısı yerlere saçılmış, bazısınaysa hiç dokunulmamıştı bile. Oysa kendisi tüm bunlar olurken o kadar çok beklemişti ki artık ne sipariş verdiğini dahi anımsayamıyordu. ‘Neden?’ diye düşündü. Bunca insan beklerken neden onların bu kadar yemeği vardı? Garsonlar neden götürmeye devam ediyordu? Masanın halini görmüyorlar mıydı? Bu da mı şanstı yoksa hak etmişler miydi? Hayır, kimse bunu hak edemezdi. Restoranda değiştirecek o kadar masa yoktu bir kere. Neden? Sordukça sordu, etrafındaki masalara bile sordu. Kimseden yanıt alamadı, ya yemeklerini yemekle meşguldüler, ya konuşamayacak kadar aç, ya da garsonlardan ağızlarının payını almışlardı. Neden?

    Bir cevap dahi bulamadan açlıktan oracıkta öldü.