Bir kitap okuyorum ölümle yüzleşmekle ilgili. Soluklanırken aklıma bazı düşünceler geliyor ve onları yakalamak istiyorum. Ancak yanımda bir kağıt yok ve fanilikten nasibini alacak olan kitabıma nedense kıyamıyorum. Çantamı kurcalıyorum ve aynı yerde başka bir gün içtiğim kahvenin fişi. Bir de kırmızı tükenmez. “Tükenmez” bu bağlamda kulağıma çok komik geliyor. Fişe birkaç cümle sığdırıyorum. Fişi tükettikten sonra duruyorum. Ancak düşünceler uçmaya devam ediyor ve onları yakalamam lazım. Kaybetme düşüncesi ziyan gibi hissettiriyor. Bir de peçete var yanımda. Kullanıp atılmak için üretilmiş bir nesneye varoluşuna ters bir anlam yüklemek üzereyim. Neden olmasın? Peçeteye yazıyorum. Biraz direniyor bana tabii. Yeterince cümle yakaladıktan sonra kalemi bırakıyorum. Çalışanlardan biri yaklaşıyor. Peçeteye ne yazdığımı merak ediyor sakıncası yoksa. Anlatmak saçma geliyor. “Al, okuyabilirsin.” diyorum. Ölümle ilgili gereksiz derece devirdiğim karmaşık düşüncelerimi anlatmaya çalışmak bana yorucu geliyor. Fakat okumak on saniye. Okuduktan sonra yüzüme bakıyor. Gözlerini ayırmadan yırtıyor. Öfkeleniyorum. Neden böyle bir şey yapar bir insan? Ben bu öfkeyle ne yapacağım? Peçeteyle ilgili düşüncelerimi biliyorsun. Yakaladığım cümleleri bu kadere mahkum eden ben değil miyim zaten? Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum. Yalnızca birbirimizin yüzüne bakıyoruz. O bir anlam aramaya çalışıyor gibi görünmüyor. Yırtılırken bir ses bile çıkarmadı.
Kategori: öyküler
-
aramak
Peşi sıra giyinme kabinlerinde geziniyor. Sağ kabinden sol kabine, öne ve arkaya sürekli yer değiştiriyor. Onu tanımıyorum ancak bu devamlı hareket insanda durdurma isteği uyandırıyor. Tanıdık bir hisse sahip olmak için durdurmak. Tüm kabinlere girip çıkıyorum ama yok. Yalnız göz ucuyla yakalayabiliyorum onu. Kıpırtı sesini takip etmeye çalışmaktan başka çarem yok. Ne zaman bir sesi yakalasam oradan henüz çıkmış oluyor. Derken benimle konuştu. “Tanrı çok acımasız, rüyama girip bana ‘Bu odadaki iki saksafon hiçbir koşulda işine yaramayacak.’ dedi.”
“Bu size bir şey ifade ediyor mu?”
“Ne?”
Sesi oldukça net geliyor. Sanki yanıbaşımda ancak onu bir türlü bulamıyorum. Konuşurken bakınmaya devam ediyorum. Adımlıyoruz.
“Tanrı sizinle konuşmuş ve bunu söylemiş. Bir şey ifade ediyor olmalı.”
“Tanrı bizimle konuşmaz.”
“Ama daha şimdi onun sözlerini söylediniz.”
“Bir önemi yok. Saatlerdir dolanıyorum. Ne bir saksafon var ne de bir oda.”
“Ne?”
“Duydun işte. Bunlara oda bile denemez ki. E oda yoksa saksafon da yoktur. Boşuna arıyorum.”
“Müzisyen misiniz?”
“Hayır. Saksafon çalmayı falan da bilmem. Dedim ya! Çok acımasız.” -
Toz
Balkona çıktı. Doğrusu çıktı denemez, kendini balkona attı. Ilık havayı ciğerlerine doldurup paslı demirlere yaslandı. Bir şey düşünmüyordu ve kafasının bu boşluğundan çok rahatsızdı. Gerçi bu rahatsızlığını düşünür sayılırdı. Bu da bir düşünceydi elbet. Ardından çocuk çıktı balkona. Uzunlamasına dar bir alandı. Kadının hemen arkasında, kapıyla arasında durdu. Huzursuz görünüyordu. Her an ayaklarıyla yeri tepecek gibi, kaşlarını çatmış duruyordu. Kıpırtılı bir durmak, sanki sinirden titreşimlerini görebilirmişsiniz gibi. Kadın bir saniyeliğine dönüp baktı çocuğa ve çocuk hemen içeri kaçtı. Bu bir saniye kafasının tekrar bulutlarla kaplanmasına yetti. Sanki bedeni de uyuşmuştu. Çocuk hakkında hiçbir şey düşünmedi, zaten hep oradaydı. Ardından adam çıktı balkona. Çelimsiz, gölge gibi bir adam. Yazman lazım, dedi. Kadın uğraşıyordu, yazması gereken bir roman vardı ancak ona ait değildi. Adam için yazıyordu bunu: bir sipariş. Biliyorum, dedi. Dışarıyı içeri taşımak ister gibi son bir nefes doldurdu içine. Masanın başına geçti, yazmaya başladı. Yazdıkları içinden gelmiyor, adeta her kelime ondan bir şey söküp götürüyor gibiydi. Harflere bastıkça tuşlar da parmakları da ağırlaşıyordu. Kapıdan geçti çocuk, öksürdü. Kadın bu sesle sanki toz koklamış gibi hissetti. Yine de duraksamadı, ağır ağır da olsa yazmaya devam etti. Omuzları çöktü, oda karardı ve adam geldi. Yazıyorsun ya, dedi. Kadın başını kaldırdı, adamın yüzüne baktı. Saçları onunkine ne de benziyordu. Sahi daha önce de öyle miydi yoksa yeni mi fark etmişti? “Yazıyorum.” Çocuk kapıya bir tekme savurdu. Aynı hızla gözden kayboldu. Bir an göz ucuyla baktı kadın sadece, yüzü hâlâ adama dönüktü. “Daha çok yazman lazım.” Cevap vermedi. Gözlerinin donukluğunda zaten bir kabul okunuyordu. Adam odanın bir köşesinde öylece ayakta duruyor, oda da git gide kararıyordu. Yazmaya devam etti. Artık neredeyse bitecekti ama yazdıkça asla bitmeyecek gibi hissettiriyordu. Hatta biten daha çok kendisiydi sanki. Masa tozlanmaya başlıyor, bir yerde çocuk öksürüyor, yalnızca bunu duyuyordu. Yazdıkça harfler parmaklarına kazınıyor gibi var olmayan bir acı duymaya başladı. Kafası öncekinden de bulutluydu ve bulutlar arasında nasıl hâlâ yazabildiğine hayret ediyordu. Bunları düşünmeye gerek yoktu, sonuçta yapması gerekeni yapıyordu. Saatler geçti, hiç kıpırdamamış adama döndü. Karanlıkta zor seçiyordu ama sanki kıyafetleri değişmişti. Nasıl olurdu ki? Bir an bile oradan ayrılmamıştı. Ayağa kalkıp yakınlaştı. Eliyle gömleğin yakasına usulca dokundu. Bunlar adamı hiç etkilemiyor gibiydi. Parmak uçlarında hissettiği kumaşı daha iyi gördü. Kendi kıyafetine ne denli benziyordu! Bu karanlıkta onlara az bir mesafeden bakacak biri aynı kişi bile sanabilirdi. “Ayakta öylece durmak için burada değilsin, yaz şunu artık.” Biliyordu, o da bitirmek istiyordu bir an önce. Ancak huzursuz eden bir şeyler vardı onu. Onun için yazmaya başladığından beri her şey grileşiyor, ilerledikçe geriliyor gibi hissediyordu. “Neredeyse bitti.” Patırtılı küçük ayak sesleri takip etti cümlesini. Çocuk balkona koştu. Aynı kızgın ifadesi ve sanki kat kat daha hızlı titreşiyordu. Paslı demirlere yaklaşırken yavaşlamalıydı ama yapamadı. Kadın sanki tek adımda yanında bitti çocuğun. Adam, balkonun diğer ucunda başından beri oradaymış gibi belirdi. Eliyle çocuğun kolunu sıktığını fark etti. Sıktıkça tozlaşıyor gibi bir kol ve ona dikilmiş öfkeli bir çift göz vardı önünde. Bir anlığına dona kaldı. Masaya dönmekten kaçarcasına sıkıyordu parmakları çocuğu. Toz kokusu doldurdu burnunu. Sanki dışarıda değillerdi. Derken gölge köşesinden adamın eli uzandı kendininkine. Sokak lambalarının loş ışığından zar zor seçse de tanıdı bu eli. Nasıl tanımazdı ki? Her gün gözlerinin önünde inip kalkan, onun için yazmasına yarayan parmaklardı bunlar. Ne zamandır bu haldeydi? Ne zamandır onun için yazıyordu? Karşısındaki figüre ne zamandır benliğini satıyordu? Parmaklarından dökülen herhangi bir şey artık ona ait olabilir miydi ki? Parmakları hâlâ onun muydu? Elinin artık boşluğu sıktığını fark etti. Kolun yerinde hiçbir şey yoktu. Yalnız parmak uçlarında biriken tozun hafifliğini duyuyordu. Bitirmen gerek, işitti kendini.
-
Müze
Tanrı bir müzeye gitmiş. Kendini görmüş her yerde. Derken bir köşede uçuşan ateşi görmüş. Hoşuna gitmiş, kendine en çok onu benzetmiş. Ateşin içine atmış kendini, onunla birlikte uçuşmaya başlamış. Sıcaklığını hissetmiş ateşin. Kendi yaratmış oysa ateşi fakat daha önce hiç dokunmamış ona. Yarattığı çoğu şeyde bu böyleymiş. Öyle sevmiş ki ateşin sıcaklığını, yarattıkları da bunu tatsın istemiş. Yalnız bu öylesine tadılacak bir zevk değilmiş, nihai bir ödül olmalı gelmiş. Her şey ateşi bilip, kullanacak, ondan yararlanacak ancak en sonunda tam anlamıyla tadacak. Böylece başlangıca koymuş ateşi, insanlar onunla yemek yapmış, ısınmış, yaşam yapmışlar ondan. Kimi zaman bu ateş korumuş onları. Bazen kontrol edemezlermiş onu; ormanları hatta varlarını yoklarını yakıp yıkarmış. Büyülenir gibi izlermiş, yine de dost bilmeye devam ederek hayran olurlarmış ona.
Bununla kalmamış, gelişmişler ateşle, zamanla makineler icat edip dünyayı kendilerinin yapmaya yardım etmiş ateş. Bu uğurda birbirlerini öldürmek için bile kullanmışlar onu. Yüzyıllar geçmiş, ateşle öyle gelişmişler ki artık ateşi keyfi olmak dışında göremez olmuşlar. Yine de ondan vazgeçmeyip, bahanelerle evlerine sokmuşlar. Başında sohbetler edip dinlenirlermiş. Amacı ve şekli değişse de bir şekilde çekilirlermiş ona.
Tanrı bundan memnun izlemiş hep. İnsanlar ateşi bir müzeye koymuş. Tanrı kendini görmüş. Nihai planını hatırlamış. Zaman geldi diye düşünmüş. O çok sevdiği sıcaklığa kulları da erişsinmiş artık. İlk hissettiği ateşi gidip almış, bununla dünyayı kavurmuş. Tüm kulları cayır cayır yanarken sevinç çığlıklarını dinlemiş. Onları ödüllendirmekten gurur duymuş. Bir tanrının sevebileceği gibi sevmiş onları, zevkine ortak etmiş.
-
Havuç
Kendi halinde aylak aylak dolaşırken bir tavşan çıktı önüne, yanında çuvalla havuç, birini arar gibi duruyordu kenarda. “Bu kadar havuçla ne yapılır?” diye düşündü ve bu düşünceyi aynı hızda zihninden söküp attı. Havuçlar onun olmadığı gibi, bu düşünce de ona ait olmamalıydı. Onu ilgilendirmezdi sonuçta. Hemen kendine döndü ve hiçbir şey görmemişçesine adımlamasına devam etti. Fakat tavşan seslendi, seslenmese hiç durmazdı çünkü onu hiç ama hiç alakadar etmiyordu, ne tavşan ne de havuçları. “Eşek, dur biraz. Yapılacak işlerim var ve güçlü, dirençli biri olmadan yapamam. Bunca havucum var, işlerime yardım edersen sana da veririm. İkimiz de memnun oluruz.”. Eşeğe çok makul geldi bu teklif, “Bu kadar havucu ne yapacak ki zaten?” diye düşünürken buldu kendini. Vakit kaybetmeden kabul etti bu teklifi, yalnız tavşanın bir şartı vardı; tek seferde veremezdi hepsini, eşek önce hak etmeli, hak edince de almalıydı. Eşek bunu da makul buldu, o kadar havuç öylece verilmezdi ya!
Tavşan önce eşekten çuvalı taşımasını istedi. Eşek götürülecek yere kadar özenle ve yorulmadan taşıdı çuvalı. İşin sonunda tavşan eşeğe çuvaldan bir havuç çıkarıp verdi. “Bana böyle yardıma devam edersen sana böyle havuç vermeye devam ederim.”. Eşek bunu adil buldu ve bir sonraki isteğiyle bu sefer tavşanı gideceği yere kadar taşıdı, aldı ikinci havucunu. Önce iki havuçla ne yapacağını bilemedi. Birini saklamaya karar verdi, çünkü kimin iki havucu birden yemeye ihtiyacı olur ki?
Ertesi gün tavşan başka bir istekle geldi, eşek kabul etti, işi yaptı ve havucunu aldı. Günün sonunda yine iki havuçla ne yapacağını düşünürken buldu kendini, en iyisi yine aynısını yapıp saklamaya karar verdi.
Üçüncü gün tavşan yine geldi, bu sefer biraz daha yorucu bir şey istedi ancak eşek böyle giderse hep bir yemeye, bir de saklamaya havucu olup hiç dertlenmeyeceğini düşündüğü için kabul etti. Tavşan her gün bir işle geliyor, eşek de ayırt etmeksizin kabul ediyordu. Böylelikle tavşan eşeğe, eşek de tavşana alıştı. İkisi de bu alışverişten pek memnun sürdü gitti. Eşek bir dostluk bile hissetti aralarında. Tavşan bazen çok ağır iş veriyordu, ama adil geliyordu eşeğe, havucunu alıyordu.
Epey zaman böyle geçti. Eşek artık aylaklık etmiyor, her gün tavşanı bekliyor, ne iş verirse hiç sorgulamadan yapıyordu. Hatta tavşanın ona iş vermesine öyle alıştı ki ne için böyle işler yaptığını bile unuttu.
Bir günün sonunda tavşan “Artık sana havuç veremeyeceğim, yalnız elma olacak.” dedi. Eşek durdu, düşündü. Elma da yeterdi ona, ne de olsa çalışmaya alışmıştı. Hiç yoktan iyidir, dedi ve hiç sesini çıkarmadı. Bazen tavşan onunla gelir, diğer eşeklerin durumunu anlatırdı. Kimi hiç havuç yememiş, kimi de bizim eşekten çok daha ağır işler yapıp ancak bir elma alırmış. Bizim eşek hariç diğerlerinin durumu hep buymuş. Tavşan anlattıkça “ne şanslıyım” diye düşünürdü eşek. Üzülürdü diğerlerine. Tavşan hep birlikte çalışmayı nasihat ederdi eşeğe bu sohbetlerin sonunda, ne de olsa artık dostlardı.
Bir süre de böyle geçti derken tavşan bir gün elmasız geldi. “Bugün elma yok, ancak yarın verebilirim. Hem bak herkesin hali ortada, görüyorsun diğer eşekleri.” kabullendi eşek, hem sakladığı için bu artık ona günde bir elma ederdi. Neyine yetmiyordu? Oysa diğer eşekler onu bile bulamıyordu. Şanslıydı bizim eşek.
Böyle gidip dururken durum, biraz yoruldu eşek. Ama artık hep tavşanın ona iş vermesini bekler olmuştu. Her günkü gibi o gün de geldi tavşan. Fakat bu sefer “Artık sana bir şey veremeyeceğim, bende de kalmadı. Yalnız işlerim de bitmiyor. Hem baksana herkesin haline, elma yok diye aylak aylak gezer oldu seninkiler!” dedi. Eşek öyle alıştı ki iş görmeye haklı buldu tavşanı. Hem elma olmasa da çalışmayıp da ne yapacaktı? Aylaklık ettiği günleri bile hatırlayamaz olmuştu. “En azından diğerleri gibi aylak aylak gezmem.” dedi, şanslı hissetti kendini yine. Onun hiç yoksa bir gayesi vardı hayatta. Oysa işin aslı artık o kadar uzun zaman geçmişti ki, tavşanın işlerini yapmasa kendiyle ne yapacağını bilmiyordu. Ona ne yapması gerektiği söylendikçe halinden memnundu.
Bu duruma kendini kaptırdıkça diğer aylak eşekleri kendinden aşağı gören biri oldu çıktı. Çalışmayı kendine erdem edinmişti. Sonrasında bir gün bile kendi düşünmek zorunda kalmadan yaşayıp gitti. Ömrünün kalanı boyunca hep çalıştı.